Yazarlar O ağacın altındakiler

O ağacın altındakiler

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı

İstanbul’un ortasını süsleyen Bayezid Camii, sekiz yıl süren tamirat döneminin sona ermesiyle nihayet ibadete açıldı. Geçen gün ben de gidip bu tarihi mabedde bir öğle namazı kıldım. Cami ile Beyazıt Devlet Kütüphanesi arasında yer alan meydanda dolaşırken hüzün verici bir manzarayla karşılaştım. Bir zamanlar burada cami avlu kapısının bitişiğinde asırlık bir ağaç vardı. Altındaki açık hava kahvehanesi ise, bir açık hava akademisi yahut kalem ve kelam erbabının sohbet mekânıydı. Bu mekân “Çınaraltı” diye biliniyordu ama o koca ağaç çınar değil, atkestanesiydi.

İşte bu anıt ağaç da, insanoğlu gibi mukadder ömrünü tamamlamış olmalı ki, eceli gelince ölüp gitti. Bendeniz yıllarca altında oturup çay içtiğim, kitap okuduğum, dostlarla buluştuğum bu tarihi atkestanesinin hem can çekişmesine, hem ölümüne şahid oldum. Önce yağmurlu ve fırtınalı bir havada koca koca dalları, çatır çatır kırılarak yere düştü. İstanbul gezisi yaptırdığım bir sırada – yağmurun dinmesini beklemek amacıyla – orada bulunduğum sırada hüzün veren bu manzaraya bizzat şahit oldum. Kısa bir süre sonra nasıl öldüğünü de yine bizzat gözlerimle gördüm. Büyükşehir Belediyesi’nden yetkililer gelip, hızarlarla bu büyük ağacın ellerini kollarını keserek yeteri kadar küçülttüler. Sadece iri ve kuru gövdesinin ayakta kalmasına müsaade ettiler. O koca gövdesi de, “Ağaçlar ayakta ölür” sözünü yalancı çıkarmamak için, uzunca bir süre dik durmaya çalıştı. Oradan ne zaman geçsem, o haliyle bile, altında geçirdiğim güzel zamanları hatırlattığı için, kendisine teşekkür etme ihtiyacı duyardım. Belki inanmayacaksınız ama o kara, kuru ve iri gövde bile bana teselli vermek için yeterli oluyordu. Sonunda o da ortadan kaldırıldı ve şimdi yerinde yeller esiyor. Bayezid Camii’nde kıldığım öğle namazından hemen sonra tam oradan geçerken “O ağacın altı” ve sohbet erbabı aklıma geldi. Ne dersiniz biraz da ondan bahsedeyim mi?

Şehirler Sultanı İstanbul’un cazibe merkezlerini bir zamanlar şairlerin, yazarların ve edebiyatçıların devam ettiği eski mekânlar oluşturuyorlardı. Beyazıt ve çevresi tarih hazinelerinin açıldığı, geçmiş zaman mücevherlerinin saçıldığı, demli çayların üst üste içildiği bu renkli köşelerin başında geliyordu. Tarihi ağacın altında yapılan sohbetler, okunan şiirler, anlatılan fıkralar o ağacın altını adeta cennete çeviriyordu.

Beyazıt Camii’nin şadırvanında sular şakırken, müezzinler gönül iklimini şenlendiren ezanları okurken o ağacın altında yaz ikindilerinin ferahlığı yaşanıyordu. Bu mekânın müdavimlerinden Âsâf Halet Çelebi, çaylarını yudumladıktan, nargilesini birkaç defa fokurdattıktan sonra birden kalkıyor, “Kütüphane-i Umumi”nin kitabeli kapısından içeri dalıyor, cihan allamesi İsmail Saib Hoca’nın sohbet halkasına dahil oluyordu.

Kendisi matematik profesörü olmasına rağmen, çevresi tarafından ünlü bir edebiyatçı ve tarihçi olarak bilinen Nuri Karahöyüklü 93 Harbi’nin Osmanlı tarihindeki meş’um rolünü izah ediyor, bir yandan da Gazi Osman Paşa’nın Plevne Savaşı’nda kullandığı kılıcın kabzasındaki yazının hangi hattata ait olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Prof. Ali Nihad Tarlan, Tebrizli Saib’in divanından şiir okurken adeta kendinden geçiyor, Ahmed Hamdi Tanpınar, “Güvercin topuklarıyla gezinen sükût”u sâkitane bir tavırla dile getiriyor. Yahya Kemal “Aziz İstanbul”un azizlerini, leziz bir üslupla canlandırıyor, dinleyicilerini son derece heyecanlandırıyordu. Abdülbaki Gölpınarlı Melami dervişlerini yahut Mevlevi ermişlerini anlatırken neredeyse kendinden geçiyordu. Derken Mükrimin Halil Hoca söze karışıyor, Abbasi halifelerinin saraylarında görevlendirilen Türk kumandanlarından – kendisi de oradaymış gibi – söz ediyor, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerinin Kadisiye Savaşı’nda bir vuruşta on düşman askerini nasıl yere serdiğini olanca hamasetiyle dile getiriyordu. Bu sıra da şöyle bir savurduğu sağ eliyle, yanı başında durup konuşmaları dinleyen garsonun tepsisindeki çay bardaklarını tuz buz ediyordu. Eski İstanbul ediplerinin ve lebiblerinin bir araya geldiği bu tarihi mekân veya meşhur ifadesiyle o ağacın altı, böyle daha nice tatlı sohbetlere, yakası açılmadık fıkralara, söz ve ses oyunlarına sahne oluyordu.

Beyazıt ve Çınaraltı, sadece yerli ilim adamlarını değil, yabancı araştırmacıları da cazibesiyle kendine çekiyordu. Bakınız ünlü şarkiyatçı (doğu bilimci) Ord. Prof. Dr. Anna Masala “Beyazıt Meydanı”ndan nasıl söz ediyor:

“Beyazıt Meydanı biraz evim gibi olmuştu. Her sabah camiye girip o sessizlikte düşünüyordum. Neden sonra üniversiteye veya Süleymaniye Kütüphanesi’ne giderek çalışma günüme başlıyordum. O meydanda çiçekten başka her istediğim şeyi satın alabilirdim: Çakı, çakmak, bir çift sandalet, yazılı bir kumaş çanta, camiin karşısında gül suyu, kitap ve tespih satın alabiliyordum. Bir gün korkunç bir gaf yaptım. Çok güzel bir Kur’an-ı Kerim görüp ‘Kaça satıyorsunuz?’ dedim. Yaşlı bir adam ‘Kur’ân-ı Kerim satılmaz, hediyesi yirmi lira’ dedi. Bu benim için önemli bir ders oldu”

Anna Masala, Çınaraltı’ndan da şöyle bahsediyor:

“Bir yanda bakırcılar ve güvercinler, bir yanda sahaflar. Şimdi sahaflarda yeni kitaplar, takvimler, her dilde turistik kitaplar satılıyor. Açık havada büyük bir Hachette kitabevine benziyor. Ancak altmışlı yıllarda el yazmaları ve çok eski kitaplar bulunuyordu. Ben, her gün bir kitap satın alıyor, bütün kitapçıları selamlıyor, Şeyh Muzaffer Efendi’de bir kahve içmeye gidiyordum.”

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer!..

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.