|
Dini asimilasyonla yüzleşmeliyiz: DİB örneği

Yeni Türkiye''nin kurulduğu bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu nedenle eski Türkiye ile de bir hesaplaşma yapılıyor. Bu bağlamda Kürtlerin dışlanması, alevilerin Dersim gibi katliamlara uğraması, Varlık vergisi vs. gibi bir çok olgudan bahsediliyor. Türkiye''nin büyük ezici çoğunluğunu oluşturan sunni Müslümanlar da büyük bir dini asimilasyonla programına tabi tutuldular. Bu bağlamda sunniliğin bütün dini kurumları, dini eğitim programları ve aktörleri tasfiye ile yüz yüze kaldı. Elbette bu tasfiye arayışlarında ikame edilen yeni dini kurum ve müfredatlar büyük ölçüde cumhuriyetin sert ideoloji argümanlarına göre yapılandılar. Hilafetin lağvi(sunnilerin ruhani otoriteleri ve kurumları da denebilir), Kur''an harflerinin kaldırılması( Çünkü sunniler alfabeyi böyle algılıyorlardı), şer''iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılarak DİB ve Vakıflar genel Müdürlüğünün ihdası, tevhid-i tedrisat aracılığıyla somut bir gerekçe ortaya konmadan medreselerin ve bütün özerk sivil din eğitim kurum ve otoritelerin tasfiyesi....

Bütün bunlardan sadece DİB üzerinde durmak istiyorum. DİB lağvedilsin önermesi ile lağvedilirse camilerde cemaatler savaşı çıkar önermesi arasında sıkışıp kaldıkça verimli bir tartışma yapmamız oldukça zor. Bu iki önermenin dışına çıkarak DİB''nın Cumhuriyetin din asimilasyon politikalarından ne kadar etkilendiğini gözden geçirmemiz gerekiyor. Zımnen şeyhülislamlık imgesiyle Müslümanlık üzerinde etkin ve yaygın bir dini kurumsallaşma oluşturan DİB, gerçekten de Müslümanlıktaki yetkinlik ve sorumluluk vasfı nedir? Müslümanlığın ibadet, eğitim vb. faaliyetlerinin mezhepler ve tarikatlar üstü Müslümanlığın temsilcisi midir? Eğer böyleyse, Ortak Müslümanlığın çeşitli dini asimilasyon politikaların yaşandığı dönemlerde sorumluluğunu yerine getirebildi mi? Örneğin şapka Kanunu çıkarılıp bir çok insanın mağdur edildiği, camilerin kapatıldığı ve satıldığı, Türkçe Ezanın okunduğu durumlarda neler yaptı? Çünkü bütün bunlar Ortak Müslümanlığa yönelik müdahalelerdi. Eğer DİB, bu varlığın otoritesi idiyse sorumluluğu gereği buna karşı çıkması, eleştirmesi ve tepkiler koyması gerekirdi. Yine 28 Şubat darbesi, belki de dinsel asimilasyon biçiminin post-modern tarzını ifade ederken DİB neler yaptı? Başörtülülerin dışlanması, İHL mezunlarının tasfiyeleri, dindar insanların hakaret ve cezalarla karşılaşması durumunda Ortak Müslümanlığın otoritesi DİB''nın tutumu ne oldu?

Bütün bu gözlemlerden çıkan sonuç şudur: DİB, pratikte Ortak ( Ortak İslam''ın da denebilir) sorunlarının sorumluluğunu taşıyabilecek bir yetkinlikte varlık gösteremiyor. Bu nedenle mezhepler üstü ve tarikatlar üstü(din anlayışları üstü) bir otorite (dini-ruhani vs.) olarak işlevini yerine getiremiyor.. O zaman Ortak Müslümanlığın bu sorunlarını çözme yetkisi ve sorumluluğunu kim taşıyacak? DİB, söz konusu özellikleri üzerinde taşıyabilmesi için iki durumla yüz yüzedir.

Birincisi, "Cumhuriyet sunniliği" konumunu gözden geçirmesi gerekmektedir. Bütün tek parti sürecinden kurulup günümüze varan kurumlarla nasıl ki bir yüzleşme yaşıyorsak, din konusunda da DİB bu yüzleşmeyi yaşamalıdır. Devlet ve din ilişkilerinin kurgulanış tarzını gözden geçirmek durumundadır. Gerçekten de Ortak İslam anlayışını temsil etme kapasitesine uygun bir içeriğe kavuşması gerekir.

İkinci olarak bu söylemsel kurgu ve yeni din-devlet perspektifi ile beraber özerk ve yetkin bir yapıya ulaşmalıdır. Tıpkı Şer''iye ve Evkaf Vekaleti döneminde olduğu gibi devlet ve iktidar iradeleri karşısında dini temsil etme noktasında özerk bir yapı olarak bugünün gelişen dünya koşullarına uygun olarak yeniden yapılanmalıdır. Bu yapılanma ile beraber, darbecilerin, generallerin, devlet güçlerinin keyfi ve ideolojik yönlendirmelerinden kurtulan ve Ortak Müslümanlığın sorunlarına, anlayışlarına ve beklentilerine odaklanan ve bu konuda bağımsız bir biçimde karar alıp hareket edebilen bir kuruma dönüşmelidir. Bunun için de Başbakanlığa bağlı bir yapı olmaktan çıkarılarak sivil dini aktörlerin ve resmi dini aktörlerin ortaklaşa katılımına dayalı bir form biçiminde yapılanmalıdır.

Dini otorite bir saygınlık ve kutsallık üzerine kurulur. Meşruiyetini bundan alır. Elbette Türkiye siyasal geleneğin de devletin de meşruiyet üretiminde önemli bir sosyolojik gerçekliği bulunmaktadır. Bunu yadsımak mümkün değil. Ancak ana saygınlık ve meşruiyet, eğer dinsel bir otoriteden bahsediyorsak yine dinden almalıdır bunu. Bunun için de DİB, sıradan bir seküler kurum olmanın ötesinde yeniden tanımlanmalı ve bunun hukuksal temelleri oluşturulmalıdır. DiB, Cuımhuriyet ideolojisinin "iç tehdit" algısına göre yapılandığı kurgudan hızlı bir biçimde uzaklaşması gerekir. Farklı İslam anlayışları, cemaatler, tarikatlar veya Kızılbaş, Bektaşi vs. grupları kendisine rakip olarak görme tutumunu terk etmelidir. Cumhuriyetin din anlayışının kurumsal temsilcisi olarak DİB, bu tür eylem ve faaliyetlerde bulunduğu bir çok örnek biliyoruz. Bu nedenle, nasıl ki genelkurmay başkanlığı, yeni Türkiye''de süratle halkı iç tehdit görme konseptinden çıkıyorsa, DİB da benzer bir biçimde dinsel toplulukları ve Müslüman varlığı böyle algılama strateji ve tutumlarını bırakmalıdır. Bir önceki DİB''ın, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, hazırlattığı Stratejik Belgede, alevileri tehlikeli unsurlar olarak tanımlanmasını burada hatırlatmamız gerekiyor.

Not
: Bundan böyle, gazete yazılarımı ilk defa yayınladığım Yeni Şafak gazetesinde Pazar günleri Türkiye''yi ve dünyayı okumaya devam edeceğim.
12 yıl önce
Dini asimilasyonla yüzleşmeliyiz: DİB örneği
Azerbaycan ve gözümüzün gördüğünden daha büyük mücadele
İslam mimarisi mescitten başlar
Ümmülkurâ: Şehirlerin Annesi şu üç günde neler yaşadı
Fitne…
Tasarruf meselesi