Yazarlar Çözülmüş bir sırrın üzüntüsü

‘Çözülmüş bir sırrın üzüntüsü…’

Faruk Aksoy
Faruk Aksoy Gazete Yazarı

Evet, biliyorum, başlık bana ait değil.

Şair İsmet Özel’e ait bir şiirin başlığı.

Şiirin devamında “Sözlerimin anlamı beni korkutuyor” diyor.

Şiire düşen söz, düzyazıda olduğu gibi aynı yöne bakmaz, herkese farklı şeyler fısıldar.

Edebiyat, tarih boyunca şiirle ya da düzyazıyla diyeceğini demiştir, bunun başka yolu yoktur.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Aksoy : ‘Çözülmüş bir sırrın üzüntüsü…’
Haber Merkezi 06 Nisan 2019, Cumartesi Yeni Şafak
‘Çözülmüş bir sırrın üzüntüsü…’ yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Aksoy yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bizdeki pekçok romancı ve hikâyeci yola şiirle koyulmuş sonra düzyazıda karar kılmıştır.

Şiir bize benzer, evin büyük oğlu gibidir, biraz serseri, biraz şımarık ama her daim diğer kardeşlerine (roman, hikâye, deneme) gizli gizli göz kulak olup kapı aralayandır.

Kuşkusuz herkes yazar olmak zorunda değildir, üstelik ‘yazan’ ile ‘yazar’ da aynı şey değildir.

Bugün okur olmak da zordur.

Binlerce kitap yayımlanıyor her yıl, gelişen matbaa teknolojisi birkaç şiir okuyanı kısa zamanda kitap sahibi yapabiliyor.

Okurun ne okuduğu kadar ne okumadığı da önemlidir.

Tıpkı şiire girmeyen kelimelerin şiire giren kelimeler kadar önemli olması gibi.

Şair olmak belki kolay(!) ama şair kalmak, şair olarak öldükten sonra da yaşamak zor iş…

Usta hikâyeci Mustafa Kutlu: “Şiir, nasip meselesidir” derken işte bu haklılığa işaret eder.

Bunları şuraya varmak için yazdım…

Şiir kitapları 500-1000 adet aralığında basılıyor, çoğu zaman adı sanı bilinen bir şairin kitabı yıllarca ikinci baskıya ulaşamıyor.

Son dönemde, üzerinde ‘intihal’ nedeniyle durulan bir kitap var elimde.

Önce TDK’nın ‘intihal’i nasıl tanımladığına bakalım…

TDK’ya göre ‘İntihal’ yani aşırma, bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanmasıdır.

Yani TDK, intihali bir tür sahtekârlık ve hırsızlık olarak tanımlıyor.

Elimdeki kitap, Nilgün Bodur adlı bir hanımefendinin “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” adlı kitabı.

Destek Yayınları’ndan 2018’de çıkmış.

Bendeki kitabın üzerinde 120. baskı yazıyor, yani bu kitap tam 120 kez basılıp tükenmiş.

Demek ki kolay okunuyor ya da kolay okur buluyor.

Kısa metinlerden oluşuyor, metnin içinde geçen vurucu bir bölüm tek sayfaya, bir jenerik gibi yerleştirilmiş.

Sıradan konuşma diliyle, söyleyiş tarzıyla yazılmış, tıpkı cep telefonundan mesaj yazar gibi…

Birçok yerde, Anne Frank’a ait olduğu bilinen, “Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır; çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür” aforizması, Nilgün Bodur imzasıyla, kitabının 226’ncı sayfasında şu şekilde karşımıza çıkıyor:

“Unutmayın ölüler her zaman yaşayanlardan daha fazla çiçek alır. Çünkü pişmanlık minnetten daha çok acıtır.”

Bu benzerlikten Anne Frank ne kadar mahcup olur, ne kadar yüzü kızarır, tabi o da onun sorunu artık...

Kitabın 51. sayfasında tek sayfaya büyük puntolarla yerleştirilmiş şu ifadeleri okuyunca benim mekanizma geri dönülmez bir şekilde işlemeye başladı.

Nilgün Bodur diyor ki: “Gel otur yanıma/ Kalkarız bir ara/ Yaşlanınca…”

“Yahu” dedim, “Bu bizim Şeref’in (Bilsel), Morduman adlı şiirinde geçen, ‘Gel otur biraz yaşlanınca kalkarsın’ dizesi değil mi?” dedim.

“Kırk beş yıllık ömrümün yirmi beş yılını beraber geçirdiğim dostumun 2003’te yayımlanan Magmada Kış Mevsimi adlı ikinci şiir kitabındaki Morduman adlı şiirindeki muazzam davet değil mi?” dedim.

“Nilgün Hanım daha henüz bodurken, kendisinden tam 15 yıl önce yayımlanmış bir şiirin en sağlam dizesi, değil mi?” dedim.

Peki neden dedim?..

“Gel sen de otur yanıma, kalkarız bir ara yaşlanınca” diyebilen(!) Nilgün Bodur’un, “Hemen kalkmamı isteme ama, daha yeni çay koydum… Seninle bozuşmak da istemem, çünkü ben daha çay bile içmeden sana fena göz koydum” (sy. 52) seviyesine düşüşünün sebebini sosyal medyadan öpücük yolladığı fotoğrafını görünce hemen anladım.

Yazarımız şiirin aslından uzaklaşmak için mürekkebine epey su katmış, uğraşmış, fakat hakikatin üstünü örtememiş.

Acaba…

Otuz yıldır şiir ortamının içinde olan, 2014 yılında 18. Altın Portakal Şiir Ödülü’ne; 2016 yılında Melih Cevdet Anday Deneme Ödülü’ne layık görülen, kuşağının öncü şairlerinden Şeref Bilsel’in yazdıklarını miri malı (hükümete veya devlete ait mal) mı sanmış, diye de düşündüm.

Şeyh Gâlib, henüz yirmi yedi yaşında yazdığı Hüsn ü Aşk’ta bakın ilham kaynağı Mevlânâ’nın ‘Mesnevî’sinin hakkını nasıl teslim etmiş…

“Esrârını Mesnevî’den aldım/ Çaldımsa da mîrî mâlı çaldım” (2019. beyit).

Herkes, elbette istediğini okuyabilir, isteyen istediği rüyayı görebilir.

İmza gününe sekiz kişinin katıldığı büyük şair Turgut Uyar’ın yalnızlığını da hatırlayarak soruyorum: Herkes sevdiği, etkilendiği dizeleri, cümleleri kendine aitmiş gibi, hiçbir adres göstermeden yazdıklarında kullanabilir mi, böyle bir durumda, yan yana gelmemiş iki kelimeyi bir araya getirmek için bazen aylarca kafa yoran şairlerden önce nitelikli okurların bunun hesabını sorması gerekmez mi?..

“Şiir, sıradan bir dil değildir. Şiir, düzyazıya çevrilemeyen dildir” diyen Ahmet Hâşim’in hiç mi hakkı yoktur?..

Demeyeyim diyorum, susayım diyorum, öfkeden dişlerim gıcırdıyor.

Yahu arkadaş…

Diyelim ki deterjan almaya gittin markete; şampuan da aldın, sigara alacaktın, çakmak da aldın, hıyar alacaktın domates de aldın.

Şimdi bunları alırken bir de Nilgün Bodur kitabı mı aldın yaa!..

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.