Yazarlar Namaz bir tevhid eğitimidir

Namaz bir tevhid eğitimidir

Faruk Beşer
Faruk Beşer Gazete Yazarı

Bu dinin esasının ‘tevhid’ yani Allah’ı hem yegane mabud hem de her türlü nimetin ve tasarrufun sahibi bilme olduğunu anlattık. Her müminin bunu iyi kavraması gerekir. İmanda taklit olmaz derler. Yani ‘babam öyle diyo’, onun için böyle inanıyorum şeklindeki bir iman tam bir iman olmaz.

Şimdi bir önceki yazımızdan hareketle namazın tevhidle ilişkisine birazcık değinelim:

Namaza çağrı olan ezanla başlayalım, ilk cümlesi ‘Allah’u-ekber’dir. Kelimelere bakıp bunun anlamı için, ‘Allah en büyüktür’ demek eksik olur. Sanki başka büyükler de mi var? O halde bu, ‘Büyük Allah’tır’ demektir. Başka büyük yok ki, biraz O’na biraz buna kulluk edilsin. Arkasından şahitliğimizi ilan ve ikrar ediyoruz: ‘Allah’tan başka ilah/mabud yoktur’. O halde bu çağrı yani ezan sadece O’na kulluğa çağrıdır. Peygamber’e bile değil. Ama Resulüllah da (sa) sıradan birisi değildir, Allah’ın elçisidir, buna da şahitlik ve ikrar ediyoruz. Ancak böyle bir imanla başlayan namaz/salah kurtuluş/felah vesilesi olabilir.

Niyette dilimizle değil, kalbimizle sadece Allah’ı düşünerek sırf O’nun için namaza yine ‘Allah’u-ekber’le başlıyoruz. Arkasından ‘sübhaneke’ diyerek Allah’ı tespih ediyoruz. Bunun derin anlamı üzerinde durmaya değer. Tespihle Allah’ın mabud ve rab olması konusundaki yanlış kanaatlerden O’nu, daha doğrusu bizim O’na olan inancımızı temizleyip arındırıyoruz. Tespih, Allah hakkındaki her türlü bozuk tasavvur ve düşüncenin ayıklanması ve O’nun kendi isimleriyle olduğu gibi bilinmesinin beyanıdır. Namazdan Kuranıkerim’de pek çok yerde ‘tespih’ diye söz edilir. Yani namaz bir tespihtir, inanç ayıklama ve iman tazelemenin eyleme dönüşmesidir.

Pek çok ayette ve Resulüllah’ın (sa) bize öğrettiği zikirlerde olduğu gibi tespihin yanı başında hep ‘hamd’ vardır. ‘Sübhaneke-llahümme ve bi-hamdik’, ‘seni hamdinle tespih ederiz Allah’ım’. Bu da çoğu zaman anlamını düşünmeden okuyup geçtiğimiz ilginç bir cümledir ve tevhidin özüdür. Tespih, yani Allah’ı O’na yakışmayan her zandan ve tasavvurdan beri bilme ve hamd, yani gördüğümüz her nimeti, her güzelliği Allah’tan bilme. Birinci cümle o sözünü ettiğimiz ‘tevhid-i uluhiyet’i, ikinci cümle de ‘tevhid-i rububiyet’i anlatır.

Sonra ‘euzü’ ile şeytani vesveselerden Allah’a sığınarak Resulüllah’ın ‘Fatiha’sız namaz olmaz’ buyurduğu namazın en temel metni olan Fatiha’ya geçiyoruz. Tekrar hamdin sadece Allah’ın hakkı olduğunu söyleyerek, Allah’ı en öncelikli isimleriyle tanıdığımızı ikrar edip ardından vurguyla O’na şu ahdi veriyoruz: Mademki bütün nimetler senden ve sen her şeyin rabbisin o halde ‘sadece sana ibadet edeceğiz ve sadece senden yardım dileyeceğiz’ ve bu ahdimizi günde onlarca defa her namazda tekrarlıyoruz.

Bu ahdi Allah bizden neden bu kadar çok alıyor? Çünkü O kulunu iyi bilir, bırakalım namaz kılmadığı için bunu zaten okumayanları, namaz kılanların bir kısmı bile böyle diyecek ama ne dediğini anlamamışsa, ‘filancadan istemek de aslında Allah’tan istemektir’ gibi uçuk tevillerle biraz da başkasından isteyecektir. Sanki doğrudan Allah’tan isterse O onu duymayacakmış gibi. Ya da ‘Allah’ım senden istersem vermeyebilirsin ama ben filan zattan istiyorum, bak o bana istediğimi verir der gibi. İşte kul tevhidi tam hazmetmemişse böyle yamukluklar yapabilir, çok açık ve her gün tekrarladığı nasların anlamlarına bakmaz da kendi şeytani vesvese, zan ve tevillerine tutunur. ‘Geberesi insan, ne kadar da nankördür’ (Abese 17).

Sonra rükûda ve secdede Allah’ı tespih etmeyi O’nun farklı isimleriyle tekrarlıyoruz. Oturduğumuzda da ‘Tahiyyat’ okuyoruz. Muhteşem bir manifesto anlamında bir dua ya da tespih ama bunu da çok azımız düşünerek ve sindirerek söyleyebiliriz. ‘Bütün temennalar, boyun eğişler ve tazim ifadeleri sadece Allah’a yapılır, ibadet anlamına gelecek her hareket sadece O’nadır, yediğimiz içtiğimiz bunca güzel ve temiz nimetler aslında sadece O’nundur’. Tahiyyat’ın ilk cümlelerinin anlamı yaklaşık bu. O’ndan başkasının huzurunda hazırola geçilmez.

Ve ardından Resulüllah’ın dindeki konumuna da dikkat çekiliyor. Size bu dini getirip yaşayarak öğreten o olduğu için onu da anıp ona saygılı olmalısınız ama o mabud değildir, ezanda dediğiniz gibi o Allah’ın kulu ve resulüdür demeli ve onu öyle bilmelisiniz. O Allah’ın böyle bir elçisi olmakla beşerin en faziletlisidir, ama o da bir kuldur, onun büyüklüğü de Allah’a tam kul olması sebebiyledir. Onu dahi ‘Allah’ın kulu ve resulü’ olarak bilmeli ve ona Allah’tan salat ve selam istirham etmelisiniz. Çünkü o efdalü’l-beşer’dir ama o da Allah’ın rahmetine muhtaçtır ve ancak Allah’ın rahmetiyle kurtulacaktır. Kendisi de öyle buyurmuyor mu?

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.