Yazarlar Bu oyun can sıkıntısını sonsuza kadar gideriyor

“Bu oyun can sıkıntısını sonsuza kadar gideriyor”

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

I-

Gazeteleri dijital ortamda okumaya başladığımızdan bu yana “okuyan” sadece biz değiliz, bir takım mecralar de “bizi okuyor”. Hani diyorlar ya hizmet aldığınız bir ürüne ücret ödemiyorsanız esas ürün sizsiniz. Ürün yani nesne.

Dijital ortamda gazete okumaya çalışırken -evet bir hayli çaba sarf etmeniz gerekiyor- sayfa yenileniyor, araya reklam giriyor, gereksiz haberler önde, sizin ilgilendikleriniz en arkada hatta hiç görülmeyecek yerde.

Ama başlıkta gördüğünüz “bu oyun can sıkıntısını sonsuza kadar gideriyor” ibaresi her vesile ile karşınıza çıkıyor. Karşınıza çıkmıyor hatta, yankesici gibi yolunuzu kesiyor. Sadece oyun çıksa neyse hayatın her alanında ortamdan kopuk “oyun oynayan” insanlar görüyorsunuz. Direksiyon başında, ameliyathane girişinde ya da karakolun kapısında. Camide tesbihata geçmeden hemen önce. Parka çocuğunu getirmiş annenin elinde. Evet evet her yerde...

II-

“İnsanların birbirine ayıracak vakti kalmadı” dedi genç kadın. Ama bunu bir şikâyet gibi değil, bu gerçeği bilin ve hiç kimsenin vaktini almaya talip olmayın anlamında söyledi sanki. Ondan en az yirmi yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim muhatabı, genç kadının ikazını hiç hoş karşılamadı: “Mesela ne yapıyorlar? Vakitlerini alan ne? Biz çocuklarımızın bezini kendimiz yıkardık. Evler doğal gazlı değildi. Sobalı evlerin külü, kömürü! Her hafta sonu muhakkak yemeğe misafir olurdu. Haberli filan değil. Telefon mu var! Çat kapı. Ama ille de kapıda coşku ile karşılayacaksın geleni. Aman da kimler gelmiş kimler gelmiş. Uzatırdık karşılama merasimini. Maksat içerdekilere hatırlı misafir geliyor dibi bucağı toplayın alarmı vermek. Kışın çocuklara kazak örerdik. Ha böyle hazır paket iplerle mi? Nerede! Ta Gürün Han’a giderdik. Ucuz yün almak için. Karma karışık çileler önce açılıp yumak olacak sonra örgü için ele alınacak. Yün sarma deyip geçme. Sandalyeleri ters çevirip dön babam dön etrafında. Anlayamıyorum bizim vakimiz vardı da şimdi sizin vaktiniz niye yok. Çamaşır yok, bulaşık yok, soba telaşesi yok. Aniden misafir gelme korkusu yok. Örme yok, biçme yok. Eee!”

Şimdi sizin vaktiniz niye yok diyen kadınla aynı yaşlarda olan arkadaşı karaborsaya düşmüş bir ürünü tepe tepe kullanan birine gösterebilecek bir tepki ile sordu: “Ne yani senin vaktin var mı?”

“Nereye gitsin ki vakit. Anca ömürden gidiyor başka bir yere gittiği yok. Eskiden çocukların işi gücü oluyordu şimdi anamın babamın doktor ihtiyaçları filan. Vakit aynı vakit. Tabii gençlikteki gibi değil. Gençlerin vaktine ne oluyor onu anlamıyorum.”

“İnsanların birbirine ayıracak vakti kalmadı” diyen genç kadın ortamdan çoktan kopmuştu. Ana kucağında uyumakta olan bebeğinin uykusunu fırsat bilip cep telefonunda gezintiye çıkmıştı. İşaret parmağı hızlı bir şekilde sayfalarda geziniyor alnı çizgi çizgi kırışıyordu. İki akran kadın vakit vardı yoktu muhabbetinde yol alıyordu. Senin vaktin var mı diye soran “Ay bana da vakit hiç yetmiyor. Bir bakıyorum akşam bir bakıyorum sabah” dedi. “Vaktinin bereketi yok yani...” dedi arkadaşı şaşırmış bir halde. Şaşırana aynı şaşkınlık frekansında cevap verdi vakitsizlikten der yanan: “Neyin bereketi kaldı ki!?”

Konuşmanın ilerleyen kısmında ikisinin de emekli öğretmen olduğu, bir müddet aynı okulda çalıştığı anlaşıldı. Vakit yok diyen “Sen hala araba kullanmıyor musun? Ananı babanı toplu taşıma ile sağa sola götürmek zor olmuyor mu?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Yoruluyorlar tabii. Gerektiğinde taksi tutuyorum.”

“Onların yorulmasını demiyorum, senin çok vaktini alıyordur.”

“Benim için fark etmiyor. Ana baba duası almak kolay mı? Vaktimi almıyor mu diyorsun da... Evde otursam da aynı şeyi yapacaktım. Yanıma tefsirimi alıyorum. Çocuklar kitap okuyucu hediye etti. Bir kaç tefsir kitabını birden indirdiler. Çok rahat. Harfin puntosunu, ekran aydınlığını ayarlıyorsun. Ohh.”

“Yani sen hâlâ eskiden olduğu gibi yaşıyorsun.”

“Eskiden derken...”

“Öğretmenler odasında kitap okurdun. Biz kitap okumaya vakit bulamıyoruz derken sen haftada bir kitap bitirirdin. Cep telefonu kullanmıyor musun?”

“Kullanıyorum niye kullanmayayım?”

“Oyun filan oynamıyor musun?”

“Ne oyunu? Biz oyun yaşını çoktan geçtik! Bizim oyun bizi Cennet’te beklesin ya hu!”

“İnstagramın filan da mı yok?”

“Herkesin dilinde instagram. Benim ne işim olsun.”

“İyi oluyor herkes ne yapıyor görüyorsun.”

“Herkesin ne yaptığından bana ne? Niye herkesi göreyim ben. Eşimi dostumu görürüm yeter. O da rûberû.”

“Canın sıkılmıyor mu?”

“Esas oyun oynarsam canım sıkılır benim. Neyine canın sıkılacak. Bak dünyada neler oluyor.”

Bebeğini uyutmuş olan genç kadın artık onların yanında değildi. O çoktan bir oyunun içinde...

Derken oyundan çıktı. “Bakın bakın bu çocuk milyar dolar kazanmış” dedi.

“Çok seviyorum ben bunları izlemeyi.”

“Niye!” dedi instagramla benim ne işim olsun diyen.

“Canım sıkılmıyor” dedi.

“Canın sıkısı gevşeğinden iyidir” dedi kitap okuyucudan kitap okuyan kadın.

Rahmetli büyükannemin sözüydü. Kadınlara baktım. Kuşak çatışması mı diyecektik. Hayır. İki kadın/öğretmen aynı yaştaydı. İnsanları siyasi düşüncelerine ya da yaşlarına göre değil malayani olana ram olanlar ve olmayanlar diye ayırmak gerekiyor. Ya da vaktine bereket katanlar katamayanlar diye.

Meraklısı için not:

15 Şubat Cumartesi (yani yarın) inşallah saat 16.00’da, Üsküdar Kitap Fuarı’nda Sinema Salonu’nda, “Hakikat İncinmesin” diyenlerle buluşalım. Sözü söze, közü köze katık edelim.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.