Yazarlar Gündelik hayatın sahnesi

Gündelik hayatın “sahne”si...

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

- I-

Treni kaçırdık. Onlar, yani 25 yaşlarındaki bir genç kız ile delikanlı treni yakalamak için değil de sanki arkalarından kovalayan varmışçasına koştu. Ben kaçıracağımı peşinen bildiğim için nefesimi beyhude tüketme girişiminde bulunmadım. Havanın ayaza çalan halinden korunmak için çantamdaki şalı çıkardım. Metal bankın üzerine oturdum. Eskiden yani çocukluğumun istasyonlarında banklar ahşap olurdu. Oturur oturmaz böyle ürkütmezdi insanı.

Delikanlı, üşüyorum diyen kızıl saçlı genç kıza montunu vermeyi teklif etti. Genç kız bir tv dizisi ve o dizideki kahramanın adını söyledi. Bilmediğim için aklımda yer etmedi. (Üzerine yazacağımı düşünseydim bir şekilde aklımda tutmaya çalışırdım. O sıra yazmak gibi bir niyetim yoktu. Şimdi başka bir anın hatırlanmasıyla gelip kalemime yerleştiler.)

Delikanlı güldü.

Kız, “Montumu vereyim diyorsun sonra da mal mal bakıyorsun” dedi.

Eskiden kızlar romantik olurdu. Yani filmlerde. Son günlerde bazı kızları harbilik ile ezer geçerim bir kabalık arasında salınır görünce, yıllar sonra bu haller üzerine yazılmış “Yeni bir kadın akımı doğuyordu” başlıklı makaleler okuyacak mıyız diye düşündüm.

Kim söylüyordu, “Hiçbir çağ kendi zamanında anlaşılmaz” diye.

5-6 yıl önce yakası bağrı açılmamış küfürleri genç kız ağzından duyunca epey şaşırmıştım. Mini etekli lise öğrencisi genç kız, metroda benim yaşımda olan bütün kadınları şaşırtmıştı ettiği küfürlerle. Birkaç ay önce başörtülü bir genç kızın, mini etekli kızın ettiği küfrün kısaltılmış halini tekrarlaması kimseyi şaşırtmadı. Küfrün kısaltılmış halini bilmediklerinden olabilir mi? Ya da beş altı yıl içinde küfür bu kadar mı normalleşmişti. “İnternet dizileri”nde küfürsüz bir sahne neredeyse yok.

Biz, orta yaşlı yolcular, kısaltılmış küfürleri bilmesek de başörtülü kızın arkadaşları biliyordu. Yani küfür yerini bulmuştu.

Kızıl saçlı genç kıza montunu teklif eden delikanlı bir mısra okudu: Ağaçlar kuş gibi gülerdi/ Bir rüzgâr aklımı alırdı.

Sanki bir yarışma programındaymışız gibi, Atilla İlhan, üçüncü şahsın şiiri dememek için kendimi zor tuttum.

Genç kız, “O ne ya! Kuşlar gülüyor mu ki!” dedi, “Nerden buluyorsun bu mal şeyleri!?”

Tiren gelinceye kadar kızın cümle içinde kullandığı bütün “mal”ları saymaya karar verdim. Şimdilik etti iki.

Delikanlı “Bugün sana çok yardımcı olduğumu kabul etmek zorundasın” dedi.

Kız hayır anlamında gergin bir şekilde başını sağa sola salladı.

Bu delikanlı, bu kızın kahrını niye çekiyor ki diye düşündüm. Değişen aşk anlayışı mı?

Tam tirene binecek iken bir çift daha geldi.

Yeni gelen kız, bizim her şeyi “mal” bulan kızımıza sordu: “Nasıl hazır mısın?”

“Eh işte. Uğraşıyorum ama hiç havaya giremedim. Bu rolü de kapamazsam beni kolayına toparlayamazsınız haberiniz olsun.”

Gençler tiyatro bölümü öğrencisi mi?

Biraz önce şahit olduğum haller kızın rolüne hazırlık için ön çalışma ise, acaba kızın gerçek hali nasıl?

-II-

Kızın “gerçek hali”ni niye merak ediyorum? Biraz önce rastladığım davranışlar onun rolüne dâhil ise ne kadar sanatkâr olduğunu mu ölçeceğim? Ölçmek ne işime yarayacak? Niye başkasının davranışları ile bu kadar alakalıyız? Niye hayretin bütün tonlarını kendimize değil de bize en uzak olana, belki de hiç karşılaşmayacak olduğumuz kişiye yöneltiyoruz?

Dizi filmlerde bir cümle var: Kendim için kahve yaptım sen de ister misin?

Doğrudan kahve ister misin diye sormak yerine niye kendini merkeze alıyor diye düşünmüştüm ilk duyduğumda. Kötü bir tercüme deyip kabullenmek zorunda kaldım.

Şimdi o cümleden kopya çekiyorum: Yukarıdaki tanıklığımı “yerleştirmek” üzere “kendim için” J. Berger’in satırlarına gittim. İster misiniz? Buyurun o halde:

“Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına oluşmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona. Böylece kadın içindeki gözleyen ve gözlenen kişilikleri, kadın olarak onun kimliğini oluşturan ama birbirinden ayrı iki öge olarak görmeye başlar” (J. Berger, Görme Biçimleri, sh. 46).

Toprağı bol olasıca Berger’in cümlesini durmadan tekrarlıyorum: Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır.”

Beşinci tekrarda aradığımı buluyorum. Asyalı yazarlara ait iki roman okudum. İkisi de otistik kadının rol yapma kapasitesine dairdi. Rol sahnede olduğunda sıkıntı yok. Ama gündelik hayata dâhil olabilmek için rol yapmak zorunda kalmak, kendi dışına çıkmak, kendi dışında yaşamak... İşte bu büyük sıkıntı.

Meraklısı için not:

Yukarıda bahsi geçen romanlar: Vejetaryen ve Kasiyer.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.