Yazarlar Bunca aydınlık varken

Bunca aydınlık varken...

Gökhan Özcan
Gökhan Özcan Gazete Yazarı

Çok mu sıkılıyorsun? Neden sıkılıyorsun? Bak etrafına... Derin derin nefes alıp veriyor bak dünya! Şu bulutlar, şu pamuk şekeri bulutlar, ne kadar nefes kesici tablolar çiziyor her gün, her saat, her an gökyüzüne. Hiç tekrar etmiyorlar kendilerini.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Gökhan Özcan : Bunca aydınlık varken...
Haber Merkezi 03 Ekim 2019, Perşembe Yeni Şafak
Bunca aydınlık varken... yazısının sesli anlatımı ve tüm Gökhan Özcan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Gökyüzü, şu uçsuz bucaksız gökyüzü, her an bir önceki andan farklı ama hep güzel, çok güzel... Açık havada masmaviyken güzel, kapalı havada kara gri kümeleşmişken güzel, hep çok güzel... Rüzgarın ellerini hisset teninde, kim bu kadar şefkatle okşadı başını, kim bu kadar güzel taradı saçlarını, kim bu kadar bağrına bastı bedenini daha önce. Kuşları seyret, nasıl neşeli uçuşuyorlar, dalları nasıl sesleriyle dolduruyorlar, her an, daha önce hiç duymadığımız bir besteyi nasıl da cıvıl cıvıl seslendiriyorlar. Bahçedeki çiçeklere bak, bahçe yoksa saksıdaki çiçeklere yaklaş, bak bakalım nasıl hep bu kadar güzel, rengarenk kalabiliyorlar. Sesleri dinle, insan seslerini, birbirine benzemezliklerini, iniş çıkışlarını, duyguları taşıyışlarını... Düşünceli insan yüzlerine bak, oturdukları yerde nasıl bu kadar derinlere dalabiliyorlar, düşün. Oradayken, ne kadar da orada değiller, anlamaya çalış. Karşı tepelere dön, nasıl da vakur taşıyorlar değil mi, her mevsimi ayrı ayrı üzerlerinde? Ağaçların hayata gösterdiği sadakati, kattığı canlılığı izle uzun uzun. Nasıl bir sabır ve dirayet hikayesi her bir ağacın hikayesi, bir de onlardan dinle. Gelip geçen arabalara bak, nasıl da büyük bir ciddiyetle taşıyorlar yolcularının hikayelerini bir yerden başka bir yere. Üstelik o an, o saat, kendileri de ayrı bir hikaye... Aç radyoyu, ayrılığa dair içli bir türkü dinle. Ayrılık hüzünler getiriyor, evet! Ama ayrılığın yakıp kül edebileceği bir kalbin sevdası nasıldır, için ısınıncaya kadar hesapla bunu. Korkma, çekinme, gözünü kırpmadan dal en derin düşüncelere. Sonlu bildiğin her şeyi sonsuzun içine koy, bir de böyle bak. Koy başını secdeye, sonsuza dokunabileceğin o yeri ara... Bırakma, vazgeçme, kalk yerinden, dokun hayata ve bırak o da sıcacık dokunsun sana.

“...gerçekten mutsuz olabilir mi insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz! Sevdiğiniz bir insanla konuşacaksınız ve mutlu olmayacaksınız! Ah, anlatamıyorum... Kötü durumdaki bir insanın bile adım başı göreceği bu kadar çok güzel şey varken mi mutlu olamayacaksınız? Bir çocuğa bakın, güneşin doğuşuna bakın, bir otun boy atışına bakın, sizi seven insanların gözlerinizin içine bakışına bakın!” diyor üstad Fyodor Dostoyevski, ‘Budala’da.

“Bana heyecan veren hiçbir şey kalmadı” dedi kendi kendine insan. “Hiç kimse istemiyor, heyecanlarım elimde kaldı!” diyerek kederlendi buna hayat.

Evimizin duvarlarına pastoral manzaralar asıyoruz. Nerede bir tabiat güzelliği görsek, fotoğrafını çekiyor paylaşıyoruz. Çiçek dükkanları kutlama amaçlı çiçek siparişlerine yetişemiyor. Şehirlerin kıyı köşe her yeri rengarenk çiçeklerle süsleniyor. Her adımda çevre duyarlılığı ile ilgili sloganlara, vurucu görsellere rastlıyoruz. Hemen her gün milyonlarca tabiata duyarlı twit atılıyor, paylaşım yapılıyor. Peki tabiat hayatımızın neresinde? Bu kadar içinde mi gerçekten? Yoksa biz bütün bu abartılı gayretlerle tabiatı hayatımızın fonu kılmaya mı çalışıyoruz?

İçini hep güzelde tuttuğu için ayağı dünyanın çirkinliklerine hiç takılmayan insanlar da var.

“Asırlardır güneşin parlaklığında hiç eksilme olmadı ama” dedi beyaz saçlı adam, “galiba hayatımız artık eskisi kadar aydınlanmıyor!”

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.