Yazarlar Taklit ediliyoruz

Taklit ediliyoruz

Hilal Acar
Hilal Acar Gazete Yazarı

Çocukların erken çocukluk dönemlerinde yani karakterlerinin oluştuğu ilk dört yıllarında en etkili öğrenmeleri, yakınlarındaki yetişkinlerin hâl ve davranışları taklit etme şeklinde gerçekleşir. Çocuklar çok iyi birer gözlemcidirler. Büyümeleri ile birlikte içlerindeki merak duygusu da gelişir. Çevrelerinde ne olup bittiğini, yanlarındaki yetişkinlerin davranışlarını, sözlerini çok dikkatli izlerler. Gördüklerini aynen yapmaya çalışırlar.

Mesela bir düşünün; bir çocuk annesini veya babasını sigara içerken görürse bir müddet sonra kendisinde de bunu yapma isteği açıkça ortaya çıkıyor. Pipeti dahi sigara tutar gibi tutup ağızlarına götürüyorlar. Bu sadece onların içlerindeki taklit duygusundan, bu şekilde öğrenebiliyor olmalarından kaynaklanıyor. Gördüklerini yapmaya gayret ediyorlar. Yürümelerinde, konuşmalarında, yemek yeme şekillerinde, oturup kalkmalarında hep bu taklidin izlerini görmemiz mümkün.

Bebekler konuşmayı bilmezler, büyüdükçe kimin yanında iseler, onun dilini taklit ederler. Kelimeleri, ifadeleri, kimin yanında büyüyorlarsa ondan alırlar. Yanında büyüdükleri kişi belli bir yörenin şivesine sahipse çocuğun da bu şive ile konuştuğunu görebilirsiniz. Bu, çocuk terbiyesinin ilk dönemlerde taklitten ibaret olması sebebiyledir.

Evet, çocuklar karakterleri oluşana ve belli bir yaşa gelene kadar yanlarında kaldıkları kişileri taklit ederler. Onların davranışlarını kopyalarlar. Bu sebeple çocukların bu dönemlerini kimlerle geçirdikleri çok önemlidir. Çocuğa bir şeyleri anlatarak veya göstererek öğretmek yerine onda görmek istediğimiz davranışları kendimizin sergilememiz, en doğru şekilde eğitilmeleri için yeterli olacaktır. Bunu yapamayan, şartları elvermeyen, çalışmak zorunda olan annelerin ise bu gerçeği düşünerek hareket etmeleri ve çocuklarını yanına bıraktıkları kişileri iyi seçmeleri gerekiyor.

Avrupa''da yaşayan Türklerin, şimdiki kuşak yani üçüncü kuşak gençlerinin ve çocuklarının Türklükten ne kadar uzak oldukları konuşuluyor. Bu kuşak çocuklarının bütünüyle Avrupai oldukları, Türk kültür ve yaşantısından tümden koptukları anlatılıyor. Bu böyle, çünkü Avrupalılar çocuk eğitiminde ilk altı yaşın önemini çok iyi biliyorlar. Ülkelerinde doğan yabancı kökenli çocukların da tam uyum sağlamaları ve kendi vatandaşları gibi olmaları için bebekliklerinden itibaren kreşlere verilmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Mesela Danimarka bu konuda katı kuralları olan bir Avrupa ülkesidir. Bu ülkede anne çalışmıyor, yani ev hanımı olsa da bebek emzirme döneminden çıkmadan kreşe verilmeli. Bunun için şöyle bir gerekçe sunuyorlar. "Ülkemizde yaşayan bir kişinin bu ülkeye tam adapte olabilmesi için dilimizi en az bizler kadar iyi konuşabilmesi gerekir. Bunun için de birkaç yıl değil, belki daha uzun süre okula gidip bu dili en iyi şekilde öğrenmelidir."

Dikkat edelim lütfen, derdini anlatacak kadar değil, en az o ülkenin vatandaşı kadar iyi konuşmalıymış. Bu kulağa kötü gelmiyor. Bir dil bir insan olduğuna göre ne kadar çok dil o kadar iyi elbette, ancak sıkıntı şu... Öncelikle yaşanılan ülkenin dili evrensel bir dil değil, sadece beş milyon kadar insanın konuştuğu bir dil. Sonra bu dili en iyi şekilde öğrenmeye zorlanan kişi bu ülkede bir meslek icra eden veya edecek olan bir kişi de değil, yani derdini anlatacak kadar bilmesi yeterli olur. Bunu da geçelim, bebek doğduktan kısa bir süre sonra annenin ev hanımı olmasına rağmen kursa zorlanması, bebeğin kreşe bırakılmasının istenmesi ciddi anlamda soru işaretlerine neden oluyor.

Danimarka''da bulunduğum dönemde ikinci bebeğini yeni dünyaya getirmiş bir arkadaş edinmiştim. Türk''tü ama 5 yıldan uzun süredir oradaydı, ülkenin dilini biliyordu. Çalıştığı dönemde de oldukça ilerletmişti. İkinci bebeği yedi aylık olduğu zaman bebeğini kreşe vermeye başladı. Buna çok şaşırmış ve üzülmüştüm. "Mecburum çünkü belediyeden geldiler ve bana buna mecbur olduğumu söylediler. Benim de okula gitmem gerekiyormuş." dedi. Bunu kabullenebilmek çok zordu. Konunun araştırılması gerekiyordu. Araştırınca ülkenin yeni çıkardığı bir yasayla göçmenlere getirdiği bir zorunluluk olduğunu öğrendim. Bunun da yalnız bir sebebi olabilir. Çocuklar çekirdekten onların istediği ölçü ve kıvamda yetişebilsinler diye böyle bir uygulama başlatılıyor. Karakterleri annelerinin yani gerçek inanç ve kültürlerinin arasında değil de kendi inanç ve kültürlerinin arasında oluşması için yapılıyor. Temelden bu kültürün içinde yetişen, karakteri farklı bir inanç ve kültüre sahip insanların arasında oluşan, kendilerine bu insanları rol model alarak büyüyen çocuklardan öz kültürlerini bilip, tanıyıp benimsemelerini istemek ne kadar doğru?

Pedagog Adem Güneş, çocukların yanlarında bulundukları yetişkinleri taklit ettiği, karakterleri oluşurken de bunu esas aldıkları bahsiyle; "Katı kalpli bir yetişkinin yanında bulunan çocuktan yumuşak kalpli olması beklenemeyeceği gibi, suni davranışlarla yaşamaya alışmış bir yetişkinin yanında doğal davranışlı bir çocuğun yetişmesini beklememek gerekir." demektedir. Buradan yola çıkarak Avrupalıların çocuk eğitiminde temelin yani erken dönemin ne kadar önemli olduğunu bildiklerini ve bunu kendilerine göre en doğru şekilde uyguladıklarını söyleyebiliriz. Bizim yapmamız gereken de bu dönemde çocuğumuzla yakından ilgilenmek, onda görmek istediğimiz davranışları kendimiz sergilemek. Taklit edildiğimizi de asla unutmamak, en iyi rol model olmak...

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.