Yazarlar Genelkurmay Başkanından tekke ve zaviyelere uzanan kimi yollar

Genelkurmay Başkanı’ndan tekke ve zaviyelere uzanan kimi yollar

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Benim gibi gençliği o berbat 90’larda heba olmuş kuşaktansanız memleketin sinir uçlarıyla oynamanın ne korkunç sonuçlar doğuracağını ne yazık ki çok ama çok iyi bilirsiniz demektir. Madımak’tan Başbağlar’a, Müslüm Gündüz’den Ali Kalkancı’ya, Susurluk’tan Akyazı’ya, yakılan köylerden asker tarafından brifing verilen medyacılara kadar 90’lar dibine kadar berbat yıllardı.

Gençliği 90’larda heba olan biri olarak dün, “bu şahane bir şey yahu” dediğim bir an yaşadım. Onunla başlayayım. Dün, görev süresinin uzatılması vesilesiyle Genelkurmay Başkanı’nın ismini öğrenmiş oldum. Yazıda tekrar adını verebilmek için Google araması yaptım. Paşanın adı Yaşar Güler imiş. Gençliğim, isimlerini mıh gibi beyninize çakan Genelkurmay Başkanları’nın memlekete ayar üzerine ayar vermesiyle geçti ve ben 46 yaşıma geldiğimde görev süresi dolmuş Genelkurmay Başkanı’nın adını görev süresinin uzatılması vesilesiyle tesadüfen, haberlere bakarken öğrendim. Bu, memleketin sinir uçlarının, en azından bir kısmının epeyce normalleştiği anlamına gelir mi? Evet ve elbette.

Şurası kesin: Türkiye’nin sinir uçları ile oynamak eskisi kadar kolay değil ve fakat hepten de imkânsız değil hâlâ.

Zannediyorum üç büyük fay hattı kaldı geriye. Bunlardan ilki hemen hepimizin bir ucundan müdahil olmak zorunda kaldığı “yaşam tarzı” tartışması… Kabaca “sekülerler ile muhafazakârlar” diye ortadan ikiye ayrıldık. Bana sorarsanız gereksiz, saçma sapan bir ayrılık bu ama yine bana sorarsanız memlekette politikacılar bu ayrımı “çok bereketli bir saha” olarak gördükleri için hemen hepimiz bu sanal, suni tartışmanın zokasını yutuyoruz.

Tabii ve elbette kendi yaşam tarzımıza bir saldırı, bir aşağılama olduğunda kendimi tutamıyor ve gerekeni söylüyorum. Mecburen bu tartışmanın bir tarafında yer alıyorum fakat içten içe bu tartışmanın sadece politik zeminin işine yaradığını da biliyorum.

İkinci kritik sinir ucu mesele ise mülteciler. Artık iş sokakta turistlere hakaret etmeye, dayak atmaya kadar vardı. Bilhassa “yerli Jirinovski” performansıyla sürekli yalan haber yayan o parti lideri var ya. Çok tehlikeli bir şey yaptığını bile bile toplumu dört bir yanından geriyor. Son yalanını gördünüz değil mi? Alacak-verecek davasına Türklerden dayak yiyen bir adamın Suriyelilerden meydan dayağı yediğini iddia etti. Her gün bir yalan patlatarak yoluna devam ediyor. Göreceksiniz, işi “İstanbul Boğazı’na atom bombası atalım” diyen Jirinovski’nin söylemlerine kadar ilerletecek.

Ne yazık ki bu alanı kaşıyanlar başarılı da oluyorlar mülteci düşmanlığı meselesinde. Hemen her gün bir mevzi kaybediyoruz. Şurasını akıldan çıkarmamak lazım mülteci düşmanlığında: Mülteci düşmanlığı kısa sürede yabancıya, ardından da “öteki”ne her türlü düşmanlığa kadar ilerler. 90’lar boyunca Kürtlere “kara kafa” diyerek Kürtleri ikinci, üçüncü sınıf insan görenlerin hortladığı zemin de işte bu zemindir. Yabancıya düşmanlıkla başlayıp komşuya, kardeşe düşmanlık zeminine kadar ilerler bu mesele.

Üstünlük söylemi ırkçılığa, ırkçılık söylemi faşizme kadar ilerlediğinde her şey için çok geç olabilir.

Gelelim son sinir ucuna. Memleketin değişmeyen sinir ucu olarak Alevi-Sünni meselesine yani… Cemevlerine yapılan saldırılarla bir kez daha gördük ki bu sinir ucu hala dipdiri yerinde duruyor.

Şuna inancım tam: Aleviler ile Sünniler arasındaki gerginliklerin bütünü mutlak surette bir “güç odağı”nın işine yaradığı için harlanır. Bu güç odağı ister derin devlet olsun ister bir terör örgütü, sonuç değişmez. Hiçbir kavga nedeni olmayan iki sosyolojik grubun birbirine düşürülmesinin sonuçlarını geçmişte çok ağır ödedik, olası bir gerginlikte aynı fatura yeniden konulur önümüze.

Bu konuda memleketin hem Alevi hem de Sünni kanaat önderlerine, liderlerine çok ama çok büyük sorumluluklar düşmektedir.

Bu yönüyle Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın saldırıya uğrayan Şah-ı Merdan Cemevi’ne ziyaretini çok önemsedim. Erbaş burada “biz kardeşiz, her zaman biriz beraberiz. Devletimize, milletimize anlayışı, mezhebi, inancı, ırkı ne olursa olsun hepimiz devletimizin birer muti vatandaşı olarak, birlik ve beraberlik içerisinde yaşama noktasında elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” dedi.

Cemevi Başkanı Kazım Erbektaş Dede’nin sözleri de dikkate değerdi: “Çünkü bizler geçmişlerimizden bir takım dersler alarak geldik. Artık aldığımız o derslerle onların tuzağına düşmeyeceğiz. Hepimiz el ele vererek bu üzerimizde dönen bir olayı bertaraf ettik.”

Bu vesileyle her zaman savunduğum şeyi yine savunacağım. Dede ve Babalara maaş bağlanması da dâhil olmak üzere Alevi Müslümanların tüm “dini temsil hakları” Sünni Müslümanların tüm “dini temsil hakları” ile eşitlenmelidir. Bunu sağlamanın yolu ise çok basittir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına yönelik kanunun ilga edilmesi sorunu kendiliğinden çözecek, Alevi ve Bektaşilerin yanı sıra Sünni tarikatlar da varlıklarının devamı için “tuhaf yan yollar” bulmak zorunda kalmayacaklardır.

Genelkurmay Başkanı’nın kim olduğunu bize unutturan Türkiye’nin bunu sağlaması çok ama çok kolaydır bence. Geniş bir toplumsal mutabakat zemininde çözülür bu iş.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.