|
Sosyal çürüme yazıları 8: Sıkıntı yok cumhuriyeti

Türkiye, güçlü ile dirençlinin, önemli ile değerlinin tefrikini bir türlü yapamayan insanların yurdudur da bir bakıma. Güçlü ile dirençlinin, önemli ile değerlinin arasındaki farkları başka yazı(lar)da uzun uzun konuşuruz ama “sıkıntı yok başkanım cumhuri-yeti”nin insanları bağlamında söylemeliyim ki bu cumhuriyetin zalım vatandaşları için geçer akçe sadece direnç ve önemdir.

Bildiniz. Türk bürokrasinin aziz müntesiplerinden bahsediyorum. Temel yaklaşımında asla iş üretmek ve çözmek olmayan, kendini oturduğu koltuk oranında önemli hisseden, aslında değersizlik hissiyle yanıp kavrulan, kendini güçlü zanneden ama elinde dirençten başka hiçbir varlığı olmayan o adamdan: Türk tipi bürokrattan.

Ve evet, itirazlara kapalıyım. Çünkü istisnaların ancak kaideyi güçlendireceğine dair bir inanca sahibim. İyi yetişmiş, işini iyi yapan, değerli ve güçlü bürokratlar elbette ve iyi ki varlar.

“Sıkıntı yok cumhuriyeti”nin aziz vatandaşlarının altın cümlesi uzun süredir “sıkıntı yok” cümlesi. Altında olunan tüm üstlere kurulabilen bu cümle aslında her şeyin baştan aşağı sıkıntı olduğu bir düzeneğin içinde yaşanıldığını da işaret ediyor.

Gördüğüm kadarıyla Türk bürokrasisinin yönetici tipi üçe ayrılıyor. Birinci tipoloji, memlekete borçlu olduğunu düşünerek o esnada hangi koltuğa oturursa otursun o koltuğun hakkını fazlasıyla vermeye çalışan tipoloji. İşinde gücündedir. Görevinin de, sorumluluğunun da, yetkisinin de, gücünün de, değerinin de farkındadır. Yetkisiz sorumluluğu da, sorumluluksuz yetkiyi de elinin tersiyle iterek işine bakar. Azınlık tipolojisi bu aynı zamanda. Böyle bürokratımız azdan da az.

İkinci tipoloji oturduğu koltuğun kendisine büyük geldiğinin, o koltuğa hak etmeden oturduğunun bilincinde olan tipoloji. Bu tipoloji ne yazık ki çoğunluk tipolojisi. Bu tipolojinin büyük sıkıntısı zalimliği. Memuruna, işçisine, odacısına, sekreterine, vatandaşa, üstü-amiri olmadığı sürece her türden muhatabına zulmederek koltuğunu doldurabileceğini düşünen biri bu. Kendi yetersizliğini ya da adını doğru düzgün koymak gerekirse kendi değersizliğini ancak zulümle bastırabiliyor. Bu tipolojinin yaşadığı yan etkinin tam adı “ben aslında süperim de etrafım kabiliyetsiz, yeteneksiz, yetersiz insanlarla dolu” cümlesine kendini ikna etmenin getirdiği aymazlık.

İki yöntem dışında bu tipolojiye iş yaptırmanın imkanı yok. İlk yöntem “sen var ya çok büyük insansın” yöntemi. Çünkü bu yetersizlik ve değersizlik hissinin bastırılabilmesi için bu tipolojiye lazım olan yegane şey “büyüksün baba” gazını alması. İkinci yöntem ise “selam” yöntemi. Bilmem kimin selamıyla, bilirsin kimin tavassutuyla falan yanına gittiğinizde bu ibişin, olmazları olduracak bir performans koyar ortaya. “Önem” karşısında boynu kıldan incedir. Çünkü direnci ona bunu öğretmiştir seneler içerisinde. Darwinist anlamda bir doğal seleksiyoncu olup çıkmıştır bu yüzden. “Senden önemsizse parçala, senden önemliyse itaat et” anlayışı onu evrimci bir hayvana dönüştürmüştür.

Üçüncü tipolojimiz de çoğunluk tipolojisi olma yolundadır. Birinci tipolojiye göre fazla, ikinci tipolojiye göre azdır. “Oturduğu koltuğun kendisine küçük geldiğini düşünen” yeni nesil vizyoner bürokrat tipolojisidir bu. Okumuş adam olduğum için böyle diyorum. Aksi halde “zıpçıktı” deyip çıkardım işin içinden.

Bu tipitipin belirgin numarası, milleti, devleti, görev yaptığı kurumu değil sadece ama sadece kendi “çoktan” kariyerini önemsemektir. Alametifarikası ise salon insanı olması ve kıyafetlerini çok şık tutmaya özen göstermesidir. Her an bir fırsatla karşılaşabileceğini, her an kariyerinde yeni bir sekme yaşayabileceğini hayal ederek alestadır. Bunların “belki gece bir teklif gelir” zannıyla yatarken bile takım elbiseleri ile yattıklarına dair kuvvetli şüphelerim vardır. Sosyal medyasına aşırı önem verir, iletişim ve beden dili dersleri alır, devlet büyükleriyle denk gelmeye inanılmaz önem verir ve en önemlisi de “algı üretmenin iş üretmekten daha önemli olduğu”na dair uzun nutuklar çekebilir size. Hadi büyük sırrı da vereyim: Bu vizyoner bürokratlarımızın kurumlarını genellikle “başkaları” sevk ve idare eder. Çünkü zatıalileri kendilerine o denli gömülü durumdadırlar ki vakitleri kalmaz kurumda iş yapmaya.

Peki, bizler ne yaparız? Bizler, yani “sıkıntı yok cumhuriyeti” ile çözülmesi gereken işleri olan sıradan vatandaşlar. Bizler bu tiplerin kurdu olmuşuzdur zaman içerisinde. Asıl evrimci bizizdir bir bakıma. Ne yapar eder, tanıdık isteyene tanıdık, övgü isteyen övgü, sövgü isteyene sövgü verip yolumuza devam eder, işimizi çözmenin bir yolunu buluruz. Randevuyu odacıdan, dava dosyasını mübaşirden, imzayı sekreterden almayı öğretmiştir bize hayat.

Şimdi siz soracaksınız tabii. “Madem öyle, madem herkes memnun bu tiyatrodan, ne diye yazdın ki bunları?”

Basit bir cevabım var bu soruya: Bir ihtimali, şairin deyimiyle “nöbette uyuklayan askerin infaz edildiği bir ülkenin ihtimalini hayal etmek” hoş değil mi? Yoksa emin olun sıkıntı yok. Bizim de bize göre bi şeklimiz var yani.

#Toplum
#Aktüel
#İsmail Kılıçarslan
1 ay önce
Sosyal çürüme yazıları 8: Sıkıntı yok cumhuriyeti
Hicret yurduna veda: Dağına taşına kadar vefa
Hayaller ve gerçekler
En baştan kaybetmek
Osmanlı şehirlerinde imaret sistemi
‘İsrail Lobisi’nin ev ödevleri!