YazarlarAladağ

Aladağ

İsmail Kılıçarslan
İsmailKılıçarslanGazete Yazarı

Hepimiz hepimizin her şeyini bilirdik. Bir tek Mehmet’in geçmişi hariç… O, anlatmazdı. Biz de sormazdık.

“Hepimiz” dediğime bakmayın. Hepi topu dört kişiydik. Bu Anadolu kasabasına sıkışıp kalmış dört kişi. Kasabalının “çok büyük alim” dediği müftü Halil, dört doktorun başhekimi Sabri, savcı Mehmet ve ben, yani kasabanın milli eğitim müdürü İhsan.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
İsmail Kılıçarslan : Aladağ
Haber Merkezi07 Ocak 2018, PazarYeni Şafak
Aladağ yazısının sesli anlatımı ve tüm İsmail Kılıçarslan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Bizim bu Halil müftüdür falan ama biraz değişik adamdır. “İlle” dedi, “cuma gecesi çıkalım, Karacaören’de muhtarın evinde kalalım, sabah kahvaltıyla birlikte Aladağ’da kampa gidelim.”

“Çadır yok, çadır bulsak malzeme yok” dedik, “bende var” dedi, “yol yöntem bilmeyiz” dedik, “öğretirim” dedi. Bütün yollarımızı “olur”a çıkardı elhasıl. Eh, çare yok. “Arkadaşlık pekey demekle kaimdir” deyip köfteyi, helvayı, domatesi, biberi, mangal kömürünü, kalınca kazakları, çift çift çorapları alıp düştük yola. Geceyi, Karacaören’in ağası da sayılan muhtarın evinde geçirdik. Bir gece evinde misafir etti ya bizi, hepimizi borçlandırdı. Köyün çocuklarının aşısı, caminin halısı, mera davası derken bana da aşağı köydeki ortak okulun çatısını aktarma işini yazıverdi. Öyle tatlı, öyle içten ağırladı ki hepimiz razı olduk istediklerini tez elden yapmaya.

Sabah tek kırma bir tüfekle bir çapraz fişeklik getirdi bana muhtar. “Bir de Barettam var ki kız gibi” diyerek onu da Sabri’ye uzattı. Mehmet, tabancaya değil ama tüfeğe sert sert baktı ama durmadım üzerinde. “Ne de olsa hukuk adamı. Belli ki kaçak av meselesi canını sıktı” diye düşünüp geçtim.

Karacaören’den üç kilometre daha arabayla gidince yol bitti. “Hadi bakalım” dedi Halil, “tabana kuvvet.”

Yürümeyi severim sevmesine lakin bu yürümek de yürümek değil. Dura kalka cem’an 9 saat yürüdük. “Yahu burada yapalım işte kampı” demelerimize hiç aldırmadı Halil. İlle Ağlayan Kayayı bulacakmışız da, orada kuracakmışız çadırı. Dulda olurmuş.

Yürümemizin bir yerinde bitki örtüsü bitti. Aşağıdaki yumuşak hava yerini ayaza bıraktı. “Daha da beni öldürseniz yürümem” dediğim anda da Ağlayan Kaya çıktı karşımıza. Kayanın oyuk olan kısmına tıkır tıkır kurdu çadırı Halil. Gazlı ocakta çayı yaptı. Akşamı cemaatle kıldırdıktan sonra civardaki çalı çırpıyla bir güzel kamp ateşi de çattı.

Halil’in “köfteleri akşam pişirmesek iyi olur” demesine aldırış eder mi bakalım bizim Sabri. “Köfte yapmayacaksak kampı niye kurduk” deyip cızırdattı tabii.

Köfteden sonra vardan yoktan sohbeti koyulttuk ama ateş geçince soğuk iyice sökün etti. Daracık çadıra sığıştık dört adam. Lakin soğuktan uyumanın yolu yolağı var mı? Döneledik bir müddet. Az fısır fısır muhabbet ettik dişlerimiz tıkırdaya tıkırdaya. “Bu böyle olmaz. Hele kalkın, halay çekeceğiz” dedi Halil. Olurdu, olmazdı tartışmasını Halil kazandı tabii. Halayda hem ısınıp hem yorulacağız, sonra birdenbire çadıra seğirtip bayılacağız. Eh, uyuyamamaktan iyidir herhalde.

Üçayak halaydan girip kasap havasına, oradan da horona bağladık ki Aladağ Aladağ olalı böyle oyun görmemiştir. Halil “ha vur” dedikçe ayaklarımızı yere vurduk. “Hayda” dedikçe hızlandık. Çadıra döndüğümüzde gerçekten baygın düştük.

Böyle kaç saat geçti bilmem. Mehmet, hafifçe dürterek uyandırdı. Eliyle “şşş” dedi. Dışarda sesler var. Çadırın etrafında bir şey dolaşıyor. Her adımında “zınk zınk” ediyor yer. Halil’le Sabri’yi de kaldırdık mecbur. “Ayı bu” diye fısıldadı Halil, “yeri sarsmasından belli, ayı bu. Köftenin kokusuna gelmiş.” Tüfek dışarda. Muhtarın tabancayla savcınınki de öyle. “Bağıracağız” dedi Halil, “ayı gibi sesler çıkaracağız. Tek şansımız bu.”

Eh, korku dağları sarınca her saçmalık mantıklı geliyor. Aralıksız iki saat bağırıp böğürmenin ardından, yani gün ağarmaya durunca “humm humm” ederek gitti ayı.

Çadırdan çıkınca “dönelim mi İhsan abi?” dedi Mehmet. Bu soruyu öyle kesin, öyle net sormuştu ki bir gece daha burada kalma planımıza rağmen hızlı hızlı toparlanıp yola düşmekten başka çaremiz kalmadı.

Dönüş yolunda kimsenin ağzını bıçak açmadı nedense, tek kelime konuşulmadı. Belli ki sade benim değil, Halil’le Sabri’nin zihninde de çınlıyordu “dönelim mi İhsan abi?” sorusu.

3 saate ulaştık arabanın yanına. Arabanın burnunu Karacaören’e çevirip de gaza az yüklenince “benim rahmetli babam avcıydı İhsan abi” dedi Mehmet. Cümlenin devamı gelir sandık, ama gelmedi. Belli ki uzun hikâyeydi ve belli ki daha anlatılma zamanı gelmemişti.