Yazarlar Cehennemden geliyorum

Cehennemden geliyorum

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı

İnsanın güzel dostlarının olması ne güzel... Bir dostum yadıma düşürünce hatırladım Behlül’ü. Behlül, evet. İslam’ın azametli halifesi Harun Reşid’in yanından ayırmadığı dostu, meczup Behlül.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
İsmail Kılıçarslan : Cehennemden geliyorum
Haber Merkezi 01 Ekim 2018, Pazartesi Yeni Şafak
Cehennemden geliyorum yazısının sesli anlatımı ve tüm İsmail Kılıçarslan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Bilirsiniz ya, yine de anlatayım. Bir gün sarayda, bir boşluktan istifade Harun Reşid’in haşmetli hilafet tahtına oturmuş Behlül. Bu durumu gören askerler onu döve döve tahttan indirmişler. Askerler Behlül’ü döverlerken Behlül durmadan gülüyormuş. O sıra Harun Reşid yetişmiş. Behlül’e “niçin gülüyorsun?” diye sorunca Behlül, “senin haline gülüyorum sultanım. Ben sadece birkaç dakika tahtta oturdum diye yemediğim dayak kalmadı. Sen hayatın boyunca bu tahtta oturdun, daha da oturacaksın. Senin yiyeceğin dayakları düşünüyorum da, ona gülüyorum.”

Behlül bu. Sözünü esirgemez. “Aklı yok” derler ona ama kulak asmayın, onun aklı bir başka akıldır. Akıllar içinde biricik bir akıldır. Akıldan vazgeçmenin aklıdır.

Bilirsiniz ya, yine de anlatayım. Harun Reşid, Behlül’e bir vazife vermek istemiş. Yanına çağırtıp “seni çarşı ağası yaptım. Git esnafı denetle, bana da rapor ver” demiş. Behlül, ilk iş eline bir terazi alıp inmiş çarşıya. Gözüne kestirdiği bir fırına girmiş. Rasgele birkaç ekmek tartmış. Bakmış ki gramajlar eksik. Fırıncıya ceza keseceği yerde onunla hal hatır etmiş. Fırıncıya ne sorsa fırıncı olumsuz cevap vermiş. “İşler kötü” demiş, “hayat kötü” demiş, “gelecekten umutsuzum” demiş. Demiş oğlu demiş. Hani zannedersiniz ki şehrin en mutsuz, en üzgün adamı o fırıncıymış.

Ardından bir başka fırına girmiş Behlül. Orada da tartmış ekmekleri. Bakmış ki ekmeklerin gramajı belirlenen orandan fazla. O fırıncıya da hal hatır etmiş. Ne sorsa, fırıncı “elhamdülillah” demiş. “İşler iyi” demiş, “çocuklarım iyi” demiş, “yarın bugünden güzel olur inşallah” demiş, “Allah’ın her gününe şükür” demiş. Hani zannedersiniz ki şehrin en mutlu adamı o fırıncıymış.

Bunun üzerine bizim akıllı Behlül aceleyle saraya dönüp halifeye “bana başka bir vazife ver” diye ricada bulunmuş. Harun Reşid şaşırmış bu işe. “Yahu” demiş, “daha yarım saat olmadı sana çarşı ağalığı vazifesi vereli. Ne oldu da yeni vazife istiyorsun benden?”

Behlül bu, sözünü çeker mi? Demiş ki “ey halife, bana çarşı ağalığı vazifesi verdin ama ben çarşıya gittiğimde gördüm ki çarşının zaten bir ağası var. Ekmekleri de tartmış, vicdanları da tartmış, ahlakları da tartmış benden önce. Her şeyi bir nizama koymuş. Onun için uzun etme de bana yeni bir vazife ver.”

Vay ki vicdanın tartısını bilmeyene, öyle mi?

Bilirsiniz ya, yine de anlatayım. Bu Behlül akıllısı kendisine Bağdat’ın az dışında bir kulübecik inşa ediyormuş. Halifenin hanımı Zübeyde Hatun o civardan geçerken Behlül’ü ve kulübeyi görmüş. Varıp selam vermiş. “Ne yapıyorsun burada?” demiş Behlül’e. Behlül de “kendime bir cennet köşkü inşa ediyorum” demiş. Oldukça dindar bir hanım olan Zübeyde Hatun, “bu işin içinde bir iş var” diyerek Behlül’den bu kulübeyi kendisine satmasını istemiş. Behlül de “bir akçeye sizin olsun madem” diyerek satmış kulübeyi.

O gece Zübeyde Hatun, eşi Harun Reşid’le birlikte o kulübede gecelemişler. Rüyalarında cenneti görmüş ikisi de. Yeşillikler, sular, ırmaklar, kevserler derken sabaha dek cenneti yaşamışlar rüyalarında.

Sabah olunca Harun Reşid, Behlül’ü çağırtmış. Demiş ki “Behlül, bana da bir cennet köşkü yapıp satar mısın?” Behlül duraksamadan “yaparım tabii sultanım, bin akçeye hallederim bu işi” demiş. Halife şaşırmış. “Hanıma bir akçe de bana niçin bin akçe?” Behlül gülümsemiş: “Eşiniz ne aldığını bilmiyordu sultanım. Ama siz biliyorsunuz. Onun için ona bir akçe olan size bin akçe.”

Derler ki hikâyeleri anlatmakla bitmezmiş bu akıllı Behlül’ün. Ve derler ki bizi biz yapan bu hikâyelermiş. Ve yine derler ki Behlül sadece insanlarla değil, hayvanlarla, nebatatla, hatta kuburdaki pisliklerle bile yarenlik edermiş. Dermiş ona kuburdaki pislikler “aman diyeyim insan içine çok karışıp, onlara çok bulaşıp sebzeliğinden, meyveliğinden olup da bizim gibi kuburdaki pislik haline gelme.”

“Bizi biz yapan hikâyeler” dedik değil mi? Bu akıllı Behlül’e bir gün Harun Reşid nereden geldiğini sormuş. Behlül de “cehennemden geliyorum” demiş, “cehennemde ateş yokmuş meğer. Herkes ateşini buradan götürürmüş. O yüzden çalı çırpı toplayıp geri döneceğim.”

Pir Sultan Abdal’ımız da tam bunu, tam böylece yazmış zaten: “Cehennem dediğin dal odun yoktur / herkes ateşini burdan getirir”

Amma vay hayıf ki Harun Reşid’den bu yana çokça Harun Reşid gelip geçmiş iu koca dünyadan, lakin Behlül’ü ara ki bulasın. Behlül olmak için maldan mülkten, vardan yoktan, akıldan fikirden geçmek gerektiğinden elbet. İkilikten geçemeyen, biri birden seçemeyen adamdan Behlül olmaz ki. Amma vay hayıf… Bize nice Harun Reşid lazımsa nice de Behlül lazımdır.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.