|
Yazarlar

Türkçülük, Kürtçülük IŞİD'çilik

04:00 . 24/06/2015 Çarşamba

Kevser Topkar

1966 yılında İstanbul’da doğdu. Kuzguncuk İlkokulu ve Üsküdar Kız Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girdi. 1987’de mezun olacakken başörtüsü yasağından dolayı üniversiteye ara verdi. Fakülteyi iki sene sonra bitirebildi. 1998-2000 tarihleri arasında Sudan’da bulundu. Bu esnada Afrika Üniversitesinde Arap dili eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde özel sağlık alanında yöneticilik yaptı. Fide Yayınlarının kuruluşundan itibaren editörlüğünü üstlendi. Öykü, çocuk hikayeleri ve derlemelerden oluşan kitapları yayınlandı. TC. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde özel araştırmacı olarak Filistin’e Yahudi göçlerini araştırdı. Başörtüsü yasağı kaldırıldığında Marmara Üniversitesi Yakınçağ Tarihinde yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversite halen doktora yapmaktadır. Üsküdar Belediyesi’nde 6 senedir sosyal projelerden sorumlu Başkan Danışmanı olarak çalışmaktadır. Almanca, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve dört çocuk annesidir.

Kevser Topkar
80'li yıllarda omuz-omuza verdiğimiz değerli bir kardeşim ''ümmet'' davasına olan inancını yitirmiş. Eskiden olsa esip gürleyeceğim pek çok husus 40'lı yaşlarda yerini herkesi anlamaya çalışmaya ve başka pencerelerden coğrafyamıza bakanlara sadece derin bir hüzün hissetmeme sebep olduğundan artık kimseye kızgınlığım yok. Sadece meramımı ifade etmekle yetiniyorum.

Müslümanlar olarak ne yazık ki kan bağından öte din kardeşliği bağı kuramadık aramızda. Allah için, O'nun adını yüceltmek için birlik olamadık. Bari düşmanlar olmasaydık. Düşmanlar da olduk. Hala dinimiz bir, Kitabımız bir, Resulümüz bir, Allah'ımız bir. ''Neyimiz ayrı'' sorusuna cevap vermeliyiz. ''Milliyetlerimiz'', Kur'an litaratürü ile ''kavimlerimiz'' ayrı. Hani kavmiyetçilik yapmayacaktık? Hani cahiliye döneminin felaketlerindendi kavmiyetçilik. Hani birbirimize düşman iken, kalplerimizi Allah birleştirmişti.

Çoğumuz için modası geçmiş laflar ediyorum. Modası geçmeyen bir söz söylemek adına 1945 de birbirini boğazlayan, bugün ''medeni'' dediğimiz Batı, daha müşahhas olsun bir Alman ile bir Fransız, neredeyse ortak bir anayasa ile yönetilmekte ve oluşturdukları haçlı kulübüne tek bir Müslüman ülkenin girmemesi için kutsal Vatikan'ın uhrevi birliğine benzer dünyevi bir birlik kurabilmekteler. Hangi ''evrensel'' değerler onları birleştirdi. İster ekonominin evrensel değerleri diyelim, ister Hırıstiyanlığın kendi dünyası için evrensel olan değerleri diyelim, daha dün birbirlerini boğazlayan Batı dünyası Allah'ın insanlar için uygun gördüğü bir kuralı işletebilmişlerdir. Ortak müştereklerde bir araya gelerek, farklılıklar üzerine odaklanmama kuralını. İnsanın doğası tektir. Müslüman ayrıcalıklı yaratılmamıştır. Aksi takdirde diğerlerinin Allah'ın huzurunda bir mazeretleri olurdu. Ancak nasıl davranacağımız, nasıl inanacağımız bizi farklı kılacaktır. Bunu da biz isimlendirdik diye adı İslam olamaz. İslam olacaksa teslim olacağımız yer ve kurallar bellidir. Aynı kuralları kim işletirse işletsin netice alır. Çünkü hakikat tektir.

İlk büyük kırılmasını Hz. Ali - Hz. Ayşe (Şiilik- Sünnilik) ayrımıyla veren İslam, 19. yüzyıla gelindiğinde kavmiyetçiliğin pençesine düştü. Önce Balkanlardan başlayıp sonraları doğuya doğru yayılan parçalanmalar yaşadı. Bu parçalanmalar, şeytani bir oyunun sahnelenmesi, aynı zamanda Müslümanların iman ile imtihanıydı. Biz Allah'ın emir, yasak ve tavsiyelerini unuttukça, O da yardımını bizim üzerimizden çekti. Uzun bir süre de buralara rahmet gelecekmiş gibi görülmüyor.

1900'lerin başında Arap milliyetçiliği İslam entellektüellerini meşgul eden bir husustu. Arapların Osmanlı'dan kopartılması gerekiyordu. İngiliz, Araplara ''Büyük Arap Birliği'' vaadlerinde bulunuyordu. Lakin birden fazla, hem de çok fazla Şerif Hüseyin'lerle pazarlık masasına oturuyorlardı ki, parçalanma muhteşem olsun diye. Nitekim öyle de oldu. Aynı soy da yetmedi, tıpkı cahiliye döneminde olduğu gibi kabilelere ayrıldılar.

2000'li yıllara gelindiğinde birbirine düşmanlar edilmiş Arap dünyasından irili-ufaklı devletler, devletcikler oluştu. Yönetim şekilleri birbirine benzeyen batının menfaatlerini gözetecek kralcıklar, azınlıkların temsilcileri olarak her türlü güçle donatılarak Müslüman halkın başına, onlara rağmen getirildi. Güzel bir iş çıkardılar doğrusu. Siyasi bir dehaydı.

Bu asrın modası ise ''Kürtçülük'' oldu. Arapçılık artık bu asırda Müslüman dünyayı parçalamak için kafi gelmediği için ''Kürtçülük'' akabinde ''Türkçülük'' bu yüzyılın coğrafyamızdaki yeni parçalanma enstromanı olacak. Bir süre sonra nasıl Arapçılık yeterli gelmediyse Kürtçülük de yetmeyecek, onlar da içlerinde ufak kavimlere bölünerek zayıf devletçikler haline getirileceklerdir. Bu sürecin Türkçülük için de işletileceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Eski hizbimiz şii-sünni kavgası tarihi misyonu gereği İran üzerinden kaşınırken, bölgede sıkıştırılan sünnilerin hamiliği de bize bırakılacak değildi. Batı kotarması örgütlenmeler sünni başlığı altında zaten kışkırtılmış oldukları için çok kolay terörize edilebildiler. Nihayet İŞİD toparlayıcı bir rol oynadı.

Şimdi bizim için safımızı belirleme vakti geldi çattı. Doğduğumuz coğrafyanın üzerimizdeki tesirlerine kapılıp Türkçü mü olacağız, Kürtçü mü olacağız? Kavmiyetçilik sarmalından kurtulduysak İŞİD'çi mi, yoksa şii mi olacağız? Haydi biz de arada derede idare ettik diyelim, çocuklarımız bu tercihlerden birini yapmak zorunda kalacaklardır. Çünkü anne-babaları ''Ümmet'' olmayı terk ettiler. Ümmet olma Batılı (Hırıstiyanlık anlamında ) felsefede karşılık bulmadığı ve başka bir dil, başka bir litaretür de geliştiremediğimiz için modası geçmiş bir fikir olarak çoktan rafa kaldırılmıştır. Kur'an dilinden uzaklaşıp, Allah'ın ayetlerinin bazılarını alıp, bazılarını terk ettiğimiz için böyle bir felaketin eşiğine geldik, bekliyoruz.
#Türk
#Kürt
#IŞİD
8 yıl önce
default-profile-img
Türkçülük, Kürtçülük IŞİD'çilik
“Yılan çukuru”..
Güven sorunu aşılırsa...
İşgalci Yahudilerin hubris sendromu
Bu kez de tamam inşallah…
Siyasi hesaplar, büyük hülyalar, renkli rüyalar…