Yazarlar Değişimin beş parametresi

Değişimin beş parametresi…

Markar Esayan
Markar Esayan Gazete Yazarı

Kürt ve Ermeni meselesi, Türkiye"nin iki ayağında İttihatçı-Kemalist iki prangadır. AK Parti, bu iki alanda da mesafe almanın devlet aklını dönüştürmeden mümkün olmadığını biliyordu. Ama sorun şu ki, devleti dönüştürmenin tek yolu da, bu iki soruna -ve diğerlerine de şüphesiz- cesurca müdahale etmekti. "Devlet aklı değişmeden bu sorunlar çözülemez; ama devlet aklını değiştirmek için de bu sorunların çözülmesi gerekir" demek çelişki gibi gelebilir. Ama öyle değil. Siz kâğıt üzerinde istediğiniz kadar reform yapın, hatta yeni anayasayı ilan edin, hatta ve hatta askeri vesayeti sonlandırın; önünde sonunda bu sorunlar o vesayeti yeniden üretir. Bataklık-sinek sözünde olduğu gibi...

Başbakan hem mevzuatı değiştirmeyi, hem ekonomiyi güçlendirmeyi ve hazır oldukça da bu sorunlara cepheden saldırmayı içeren melez bir taktik izledi, izliyor. Çünkü bir ülke kronik sorunlarını çözdükçe değişir ve başka bir yer haline gelir. Yasalar teknik bir süreçtir ve onları ıslah etmek gereklidir. Bu arada seçimleri de kazanmanız, yani halkın desteğini almanız hayatidir. Halkın desteğini almanın en garantili yolu halkın istediklerini yapmaktır. Tabii ki halkın istekleri de reformcu liderlerin, gerçek aydınların zihinlerde "mıntıka temizliği" yapması ile de netleşir. Bazen halk lideri ileri iter, bazen de lider halkı başka bir paradigmaya davet eder. Sağlıklı olan budur. Halk merkezli, meşruiyetini milletten alan, icraatları milletin egemenliğini güçlendiren bir liderlik, halkın teveccühüne mazhar olur.

Tabii ki zamanın ruhu ve dünyadaki konjonktür ve bir sürü etken daha denklemde yer bulur. Bunlardan sadece bir tanesini öne çıkarıp, o ülkede ne olduğunu sağlıklı bir şekilde anlayamazsınız. "Tarihi an", tüm bu etkenlerin aynı yörüngeye yerleşmesi ile mümkün olur. Mesela, "Nasıl olsa Türkiye değişimin eşiğine gelmişti, konjonktür müsaitti, Erdoğan olmasa başka bir lider, AK Parti olmasa başka bir parti, onların yaptıklarının yapacaktı" diyemezsiniz. Derseniz yanlış olur. Veya "Lider vardı, konjonktür de uygundu ve millet bu rüzgarın peşine takılmak durumunda kaldı" da diyemezsiniz. Yine yanlış olur.

Dolayısıyla, irtica güçlerinin hedefi, denklemdeki tüm sabitlerdir. İrtica güçleri derken, dindarları değil, totaliter laikleri kast ediyorum. CHP, MHP, paralel yapı, eski merkez medya, odalar, STK"ların büyük bölümü, reform güçlerinin içindeki uyuyan hücreler vs. Yani değişimden, demokratikleşmeden, eşitlikten hazzetmeyen kesimlerin hepsine birden gerici-irtica güçleri diyebiliriz.

Bunların ortak özelliği, yalan söylerler. Kimisi seçkin oligarşinin temel üyeleri, kimileri de zihinsel darlıkları ve tembellikleri yüzünden bu ittifakın garnitürüdür. Solcuların büyük kısmı bu ikinci gruba giriyor. 17 Aralık"ta nitekim paralel yapının oyuncağı oldular. Kafaları hiç netleşmedi. Dinle ve halkla barışamadılar ve şiddetle ilişkilerini, totaliter laiklikle bağlarını koparamadılar. İdris Küçükömer"in tahlillerinden bu yana pek bir şey değişmedi. Bir kısmının nefesi 12 Eylül referandumuna kadar ancak yetti. Liberal denen aksaçlı, sinirli "aydınların" ise demokratlıkları eşitlik bir ihtimal olduğu sürece geçerliydi. Eşitlik ihtimal değil, somut bir gerçeklik haline gelmeye başlayınca cilaları döküldü, paşa torunu olduklarını hatırladılar. En azından "eşitler arasında birinci" olsaydılar belki yine yeterdi; ama olmadı, çöktüler.

Şimdi bunların hepsi birden, değişimin dinamiklerine doğru bir saldırı içindeler. Nedir onlar hatırlayalım: Halk, Erdoğan, seçimler, çözüm süreçleri, konjonktür, yani dış dünya desteği.

Halktan hiç hazzetmiyorlar ve hele 30 Mart sonuçlarından sonra en "demokratı" bile "göbeğini kaşıyan kısa adam" çizgisine yerleşiverdi. Bırakın Özkök"ü, Özdilleştiler. "AK Parti yüzde 28"den fazla alamaz" diye düşünürken, halkın onları ikiye katlayıp büküvermesi hiç de "hoş" olmadı. Seçimleri itibarsızlaştırmak için "Demokrasi seçimden ibaret değildir" kampanyası başlattılar, tutmadı. Tutmayınca "İktidar sandıkta değil sokakta devrilir" noktasına bile geldiler. Bir başka martaval da "çoğunlukçuluk-çoğulculuk" tartışmasıydı. Tüm değerli tartışmaları egemenlik kavgasında Erdoğan"ı indirmek için suiistimal ettiler.

Ama bunlar da işe yaramadı. Aynı anda dış konjonktürü de etkilemek gerekiyordu. Halkın yüzde doksanının çevrede (mezralarda, köylerde en fazla şehirlerin varoşlarında) sefalete mahkum edilmesiyle oluşmuş rekabetsiz ortamda tüm olanaklar önlerine serildiğinden, Türkiye"yi dışarıda seksen küsur yıldır kendi kast sistemlerine dahil olan kolejli, yabancı dil bilen bu sınıf temsil ediyordu. Etin, şarabın, operanın en iyisini bilir, solculuk oynarken Simavi"nin, Aydın Doğan"ın gazetelerinde çalışırlardı. Batılı dostları da, kendilerine benzeyen bu kibar dostlarından pek hoşnuttu. Aynı yaşam biçimine tapınıyorlardı ve aralarında söz senetti.

Şu dershane krizine kadar dışarıda Doğan medyasına biraz olsun denge getirmiş olan cemaat medyası da taraf değiştirince, "Türkiye diktatörlüğe gidiyor" kampanyası pek etkili oldu. Eh zaten birtakım Batılı devletlerin birtakım kesimleri de Erdoğan"ın terbiye edilmesini pek arzu ediyorlardı. Mısır"da Mursi terbiye edilmişti de fena mı olmuştu.

Değişimin tüm parametrelerine ellerinden geldiğince abandılar. Zarar verdiler ama yıkamadılar.

Olmadı.

Soma"daki patlamada hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah"tan rahmet, yakınlarına da sabır diliyorum.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.