Yazarlar Savaşı aydın vesayeti değil, Erdoğan kazandı

Savaşı aydın vesayeti değil, Erdoğan kazandı...

Markar Esayan
Markar Esayan Gazete Yazarı

Dün Erdoğan ile kendilerine liberal/sol diyen bir kısım aydın arasında kopan ilişkilerin kısa tarihine bakmıştık.

27 Nisan 2007’de askerden muhtıra yiyen AK Parti, 22 Temmuz’da aldığı yüzde 47’lik seçim zaferi ile bu hamleyi püskürtmeyi bilmişti.

Hükümet bu engeli aşmıştı ama Erdoğan da cumhurbaşkanlığı adaylığını geri çekmişti. Ekimdeki referandumda cumhurbaşkanını halkın seçmesine dair anayasa değişikliği rekor oyla kabul görmüştü.

Aynı tarihlerde Erdoğan’ın önüne cemaat müdürlerinden gelme birtakım Ergenekon şemaları konuyordu. Bu şemalarda Dink cinayeti ile kesişen isimler mevcuttu. Bakalım o şemaların altından neler çıkacak?

2008’in hemen başında AK Parti seçmenine söz verdiği üzere, on binlerce insanın hayatını karartmış başörtüsü yasağına dair bir anayasa düzenlemesine MHP’nin desteği sayesinde gidebilmişti. İşte birtakım liberal/sol aydınların isyanı bu gelişme üzerine başlamıştı.

Mesele başörtüsü değildi, mesele Erdoğan’ın kendi yoluna gitmesiydi...

Başörtüsü yasağını savunmuyorlardı, haksızlık olur, lakin Erdoğan nasıl olurdu da, zımmen anlaştıkları “yol haritasından” saparak kendi yolundan giderdi? Sanırım zurnanın zırt dediği yer burasıydı. Bu “liberal” aydınlar, yapılması gerekenden o kadar emindiler ki, Erdoğan’ın onca mega hedef dururken başörtüsü konusunda tercih yapmış olması yol arkadaşlığını bitirecek kadar kritik bir hata görülmüştü. Mehmet Altan Şubat 2008’in ortalarında şöyle söyleniyordu:

“(...) Ama ne oldu? Sivil anayasa yok. İkincisi ‘2008, AB yılı olacak’ dediler. Hani nerede? Bir 301. madde bile değişmedi. 9. Uyum Paketi bekliyor. 22 Temmuz’dan sonra Ergenekon dışında AK Parti hangi iradeyi gösterdi? Aynı zamanda ekonomi bozuluyor. İşsizlik artıyor... Onlar hâlâ ‘türban’ diyorlar.”

Fehmi Koru’da bu iddialara “isyan” ediyor, hükümetin hiçbir şey yapmadığı tezine karşı çıkarken, eksik de olsa yapılanları sıralıyordu. Lakin her yere çekilebilecek bildik üslubuyla şöyle yazıyordu: “Tayyip Erdoğan ateşin yaktığını, suyun insanı boğduğunu, taşın sert olduğunu biraz geç öğrendi, ama öğrendi işte. Bundan böyle ateş ve suya uzak durur, taşa karşı kendini korumaya alırsa, yani dostlarını uzakta tutar ve başına iş açanları yanına alırsa, o da zorlukları atlatabilir.” (04.04.2008, “Tercih AK Parti yönetiminin”, Yeni Şafak)

Koru, “ironik” bir dille kapatma davası ile hükümete çözüm önerileri sunan merkez medya ve CHP’ye karşı hükümeti uyarıyordu, galiba. Belki de, deneyimli bir gazeteci olarak, Erdoğan’a ülkedeki/dünyadaki güç dengeleri mönüsünü hatırlatıyor, “Ya Kemalistler, ya liberaller, ama ikisinden de yüz çevrilirse sıkıntı olur” diyordu.

Erdoğan pembe gözlüklerini çıkarmalı ve gerçekleri görmeliydi.

Ona göre üçüncü bir şık daha vardı... “Ya yalnız kalan, davalarla bunalan AK Parti hükümeti darboğazı aşmak için AB üyeliği ve reformlarda gaza basarsa?” diyordu. Kapatma davası üzerinden hükümete yol gösteren merkez medyaya veryansın ederken, kendisi de akıl vermekten imtina edemiyordu.

Çatışma sertleşerek devam edecekti. 2010 yılındaki bir yazıya bakalım...

“22 Temmuz zaferinden sonra Erdoğan “kökten” bir anayasa değişikliğiyle Türkiye’yi değiştirmek yerine “başörtü” meselesine takıldı. Bu hatasının bedelini kendisiyle birlikte bütün Türkiye ödedi. Onun “yavaşlamasını” fırsat bilen “statüko” hemen hamle yaptı, az kaldı partisini kapatıyorlardı. (...) Erdoğan, bu meseleleri çözüp çözmemek konusunda bir tercih yapacak güce sahip değil, sadece onun değil kimsenin böyle bir gücü yok. Bu değişimler olacak, ya Erdoğan’la olacak, ya Erdoğan’sız olacak.”

Bu sözler de Ahmet Altan’a ait. Tarih 16.10.2010...

Hikaye böyle devam etti... Ya hizaya geleceksin, ya kapatılacaksın. Tek yol AB sopasıyla egemenlik devri.

Erdoğan kolunu kesti, diyeti ödedi. Cemaatle olduğu gibi...

Bu tablodan neyi çıkarabiliriz? Birincisi tabii ki şu: Bu ülkede köşe yazarları, aydınlar haddinden fazla gündem belirliyorlar ve çok güçlüler-di. Bunun nedeni siyasetin bu ülkede hep güçsüz ve ittifaklara mahkum bırakılması. Dünyanın hiçbir normal ülkesinde bir grup aydın, sadece kendi meşreplerine uygun siyaset yapmadığı için böyle uzun soluklu bir çatışmaya girmez. Aydınlar da, bu gücün şehvetine kapılmışa benziyorlar. Demokratlık/AB üyeliği diye pazarladıkları kibirleriydi aslında.

İkinci olarak, Erdoğan’ın kemalist ve “liberaller” arasında yalnız kalsa da medya vesayetine de teslim olmadığı görülüyor. Sanırım asıl mesele de buydu: Erdoğan’ın siyasi kararlarına ortak kabul etmemesi, terbiye edilmeyi reddetmesi. Ancak, bu durum paralel yapı meselesinde olduğu gibi kritik hatalara da yol açtı. Sanki bir labirentin içinde belli bir yöne doğru itilmek isteniyor gibiydi.

Zaten bu hata kabul ediliyor ve halli için azami güç sarf ediliyor bugün.

Aynı aydınlar, ülke tarihinin en pespaye darbe girişimini görmezden gelerek “Demokrasiye darbe” bildirilerine imza atıyorlar şimdi. Hala gerçeği eğip bükme derdindeler. İçlerinden bir isim bile insanı şaşırtmıyor. Ama sanırım devirler de böyle böyle sona eriyor. Bu hikaye hepimiz için ibretlik dersler barındırıyor.

Günün sonunda, bu çatışmalar hayra vesile oldu, asla anlayamayacağımız gömülü riskleri dehşetle fark ettik. Yaşananlar ülkenin önünde özgün bir yol açtı.

Erdoğan tarihe geçti, Çankaya’ya çıktı, partisini de kimseye kaptırmadı.

Adil olan buydu; böyle de oldu.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.