|
Yazarlar

Ağaç sadece ağaç mı?

04:00 . 7/12/2022 Çarşamba

Mustafa Kutlu

1947 yılında Erzincan’da doğdu. Orta Öğrenimini Erzincan Lisesi’nde, yükseköğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Tunceli ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı.1974 yılında öğretmenlik görevinden ayrılarak kuruluşuna katkıda bulunduğu Dergâh Yayınları’nda çalışmaya başladı. Sanat hayatına, İstanbul’da çıkan “Fikir ve Sanatta Hareket” dergisinde yayımladığı hikâyeler ile girdi. Adımlar, Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı. 1990 Mart’ından itibaren yönettiği Dergâh dergisinde hikâye ve yazıları yayınlandı.1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde “Bir Demet İstanbul” başlığı altında şehir yazıları yayımladı, daha sonra bu faaliyetini Yeni Şafak Gazetesi’nde sürdürdü. Sinema ve televizyonla ilgilenerek senaryolar yazdı, Kanal 7 televizyonuna programlar hazırladı. Mustafa Kutlu, 24 farklı hikaye kitabına; Şehir Mektupları, Akasya ve Mandolin, Yoksulluk Kitabı isimli deneme kitaplarına ve Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Sabahattin Ali isimli inceleme kitaplarına imza attı.

Mustafa Kutlu

Tanpınar Beş Şehir’in bir yerinde İstanbul için şunları söylüyor: “Doğduğu, yaşadığı şehri iyi kötü bilmek tabiî bir iş, İstanbul’da bir nevi zevk inceliği, bir nevi sanatkârca yaşayış tarzı, hatta kendi nev’inde sağlam bir kültür olur. Her İstanbullu az-çok şairdir, çünkü irade ve zekasıyla yeni şekiller yapmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler. ‘Teşrinler geldi, lüfer mevsimi başlayacak’ yahut ‘Nisandayız, Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır’ diye düşünmek, yaşadığımız anı efsaneleştirmeye yetişir. Eski İstanbullular bu masalın içinde ve sadece onunla yaşarlardı.” Sadece Eski İstanbullular değil, eski zamanlarda bu ülkenin bütün insanları tabiata bağlı bir takvimi kullanır, onun getirdiği zamanı kurt-kuş, ağaç-çiçek, börtü-böcek ile birlikte yaşarlardı. Açıkçası tabiatla insanın münasebeti ciddi bir şekilde kesilmemiş, yaralanmamıştı. Gül mevsiminde reçel, dut mevsiminde pekmez kaynatılıyordu. Ocak başlarında insanlar kâh mısır patlatır, kâh kestane kızartırken bu takvime ilişkin masallar hayata rengini ve kokusunu iliştirmek üzere peşisıra anlatılırdı. Unkapanı’ndan Eminönü’ne doğru Haliç boyunda yürürken, daha doğrusu orada artık sereserpe uzanmış güneş altında gerinen yemyeşil parkı ağır ağır geçerken bunları düşünüyordum.

Acaba gün gelecek bu parkın masalı da yeni nesillere intikal edecek mi? Öyle ya, daha düne kadar bu parkın bulunduğu mahalde bakliyatçılar, uncular ve benzeri esnaf dükkân açmış oturuyor; az ileride sebze halinin uğultusu duyuluyordu. Sırtlarında dizi dizi kasalar, Karamürsel sepetleri bir yığın hamal bir o yana bir bu yana gidip gelir, sebze yüklü kamyonlar sıkışık trafikte kabzımal önlerine yanaşmaya çalışır, kamyonet kornaları öter durur, etrafa hâli ile sirayet eden çürümüş, düşmüş, yaralanmış meyveler yüzünden kalabalık bir sinek ordusu havalarda dolaşır, o bölgeye kazara girmiş olan kolay kolay çıkamazdı. Sebze halinin caddeye taşması ile trafik kesilir, bir daha açılması saatler alırdı.

Şimdi o dükkânların ve kalabalığın yerinde kestaneler, çınarlar, salkım söğütler, akasyalar yükseliyor. Nisan’ın eli kulağında. Lâleler açtığında buralara şehrayin uğrayacak. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bir süre önce Çevre ve Orman Bakanı ile görüştüklerini; İstanbul’a bir milyon ağaç dikmeyi düşündüklerini söylemiş. İsabet olur. Ne kadar ağaç o kadar hayat. Yani temiz hava.

Sadece hava mı? Toprak Dede yıllardır ülkemiz topraklarının ağaç yokluğu sebebi ile sellere kapılarak denizlere sürüklendiğini anlatıyor ve kendi çapında ağaçlandırma kampanyası yürütüyor. Ağaç çocuk gibidir. Bakım ister, ihtimam ister. Bazı kentlerin çevresinde görürsünüz. Gayretli bir bürokratın çabaları ile fidan bulunmuş, personel harekete geçirilmiş, bir boş alana bir minyatür fidanlık kurulmuş, etrafı tel örgü ile çevrilmiş ve önüne “Filan Daire Ormanı” tabelası asılmıştır. Ama o gayretli bürokrat o beldeden ayrılınca o fidanlığa bir daha bakan, uğrayan olmamış. Kuruyan bir karış çamlardan, harap olmuş, devrilmiş direk ve tellerden bellidir. Sadece İstanbul değil ülkenin her şehrine böyle “kampanyalar” düzenleyerek milyonlarca ağaç dikilmelidir. Bu uzun vadeli bir çalışmadır. Bir ormanın oluşması asırlar alır. Yüzeyde iki santim tarıma elverişli toprağın oluşması kimbilir ne kadar süre ister. İnsanlar tabiatın takvimine göre yaşarken ağaç ve ormanı seviyor, hatta onu kutsuyorlardı. “Kutsal ağaç” efsaneleri her ulusun mitolojisinde yer alır. Âşıklar, şairler, yazarlar ağaçlara; ormana methiye dizerler. Ama modern zamanlar, sanayi çağı bu romantik dünyayı dümdüz etmekten geri durmamıştır. Bugün dünyanın akciğerleri sayılan Amazon Ormanları bile sanayi uğruna delik deşik edilmekte, gün gün eksilmektedir. Ağaç bahsi uzun. En iyisi Dede Korkut Hikâyeleri içinde yer alan ve “ağaca övgü” sayılabilecek bir parça ile yazımıza son verelim. Salur Kazan’ın oğlu Uruz ağaca asılmak üzere getirildiği vakit, “Kon meni bu kaba ağacıla söyleşeyim” der ve ağaca şöyle hitap eder:

“Ağaç ağaç, dersem sana arlanma ağaç

Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç

Musa Kerim’in asası ağaç

Büyük büyük suların köprüsü ağaç

Kara kara denizlerin gemisi ağaç

Şâh-ı Merdan Ali’in Düldül’ünün eğeri ağaç

Zülfikar’ın kınıyla kabzası ağaç

Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç”

Sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı ile başlayan “İstanbul’un ağaçlandırılması” meyvelerini vermiştir. Artık ana yol kenarlarında, parklarda “Tayyib’in ağaçları” rüzgarda türkü söylüyor, şükür yetiştiler. Sayın Topbaş bu yolda inşallah biri bin eder. (23 Mart 2011)

#Ahmet Hamdi Tanpınar
#Ağaç
#İstanbul
#Recep Tayyib Erdoğan
#Kadir Topbaş
2 ay önce
default-profile-img
Ağaç sadece ağaç mı?
‘Endişe’nin yerini ‘aferin’ alacak
Türkiye’nin lezzet haritası
Sen yeter ki iste
Büyük kulüp mü, büyük takım mı? 
Biden yönetiminin Netanyahu endişesi