Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Şeyh Muhyiddinden seçilmiş sözler

Şeyh Muhyiddin’den seçilmiş sözler

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

Anlam” der Maurice Merleau-Ponty, “Hedeflediğimiz şey ile verili olan şey arasındaki, yönelim ile gerçekleştirme arasındaki uyumu hissetmektir –ve beden, bir dünyaya demir atmamızdır.”

Eğer bu tanım, orijinal dilindeki söylenişinde kimi anlamsal nüanslar ve dolayısıyla imaen de olsa kimi açılımlar ihtiva etmiyorsa, bu şekliyle a)anlamayı ikili ilişki içinde hapsetmesi, b)dünyasallığı zorunlu ve sabit bir şey hale getirmesi cihetinden iki problemi birden yükleniyor demektir.

Bizde ise anlam dendiğinde, kelâm, hikmet (felsefe) ve irfan (İslam metafiziği/tasavvuf) içinde ilgili ıstılahlarla sağlanan üç boyutlu (üç yönlü) ve son tahlilde birbirlerini açan, genişleten bir yapı kastedilir.

Istılah’ı, Seyyid Şerif Cürcânî’nin tarifiyle “Bir topluluğun herhangi bir şeyi bir isimle isimlendirmede görüş birliğine varmaları” şeklinde düşünürsek, anlamın anlama ve anlayış ile olan sıkı ilişkisindeki zamansallığa, niyete, bilgi ve talep seviyelerine göre sabit değil değişken bir karaktere sahip olduğunu görürüz. Bu sayede anlam, sadece kelâm, hikmet ve irfan ile yüklendiği zenginliği, “hükmün zamana ait olması” bakımından da yüklenerek anlama ve anlayışın birlikte zenginleşmesine hizmet eder.

Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (Rahimehullah), (Ekrem Demirli çevirisiyle) Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden yapa geldiğimiz seçmelerin bir yenisinin, -onlardan azami istifadenin elde edilmesi bakımından- yukarıdaki anlam, anlama ve anlayış esasında okunmasını tavsiye ediyoruz.

Şeyh Muhyiddin diyor ki:

Anlayış, konuşanın o sizle neyi kastettiğini anlamak demektir. Acaba sözün içerdiği bütün yönleri kastetmiş midir, yoksa bir kısmını mı kastetmiştir.” (FM, 11/280)

Bilgi, bilinen hakkında hayretin zıddıdır.” (FM, 11/346)

Bilgiden daha güçlü bir şey yoktur.” (FM, 12/15)

Kalbi ‘akıl’ diye yorumlayanın gerçekler hakkında bir bilgisi yoktur. Çünkü ‘akıl’ ‘ikal’den hareketle sınırlama anlamına gelir. Akıl derken –ki sınırlama demektir- bizim kastettiğimizi kastediyorsa, yani başkalaşma özelliğiyle sınırlanmış olanı kastetmekteyse, bu doğru bir yorumdur. Bu yorumla akıl da sürekli başkalaşır. Nitelim ‘telvinde temkin’ hakkında aynı şeyi söylemekteyiz: Sürekli bir değişim var ve herkes bunun farkında değil.” (FM, 12/101)

Hakikatler ortaya çıktığında kuşku ya da tereddüt olmaz.” (FM, 12/308)

“Dışındaki âlemin tümü ufuklardır ve onlar senin çevrendir. (FM, 12/310)

“Her mahreçte harfin var olması, onun yaratılması demektir. Her iki kelime veya harf arasında iki kelimeyi veya harfin ortaya çıkması için bir oluşturucunun bulunması gerekir. Birinci de ona bağlanır ve ilahi kelimelerde de bu durum zorunludur. Söz konusu ilahi kelimeler mevcutların hakikatleridir.” (FM, 12/332)

Kelâm kalptedir fakat dil kalbe delil olur.” (FM, 12/333)

Canlı olmanın şartı hissetmek değildir. Hissetmek ve duyular, bir şeyin canlı olmasına ilave durumlardır. Canlı olmanın şartı bilmektir, bununla birlikte bazen hissederken bazen hissetmez. Hissederse, hissetmenin şartı elem ve hazların varlığı değildir, çünkü bilgi buna gerek bırakmaz.” (FM, 13/56)

Kalem bizi ibare meydanına çekip götürmüştür. İbare dedik, çünkü tarif bazen yazı ve kitabet tarzında olabilirken genelde ve seçkinlerde bakışla olabilir.” (FM, 13/75)

Gözün keskinliğinin bir neticesi de sahibine manaların bedenlenmesidir. Böyle bir göz sahibi manaları kendi suretinde tanır ve tereddüt olmaksızın bedenlenmiş mananın hangi mana olduğunu bilir.” (FM, 13/77)

Yakîn, görmekten meydana gelir.” (FM, 13/99)

Hatanın olmadığını söyleyen, hatayı doğrunun parçası sayar.” (FM, 13/122)

Bilmek, görmek demektir ve böyle olmasaydı bilgi olmazdı.” (FM, 13/157)

Bilgiden kork, çünkü bilgi hüküm verir / Barışa kanat çırp, savaşa değil.” (FM, 13/225)

“Bir şeyin hakikati onu ayrıştıran özelliktir.” (FM, 13/227)

“İnsan için meydana gelen her bilgi, hatırlamadır.” (FM, 13/304)

“Bilmelisin ki, her hangi bir sözü, insan o sözü içinde tahayyül etmeden söylemez. Önce onu tahayyül eder ve kendisini ifade edeceği bir suret olarak var eder ki, böyle yapmak zorundadır. Hayal, kendisi nedeniyle yani bizatihi amaçlanan bir şey değildir. O kendinde duyusal varlığa çıkması nedeniyle amaçlanır. Başka bir ifadeyle hayalin hükmü duyuda gözükür. Çünkü tahayyül edilen şey bazen mertebe olabileceği gibi, bazen varlık sureti kabul edebilecek bir şey olabilir.” (FM, 13/397-8)

Tahayyül edilen şey tabir edilir, mesela rüya öyledir. Her söz tabir edilir ve tevil edilir. Öyleyse âlemde tevil edilmeyecek şey yoktur.” (FM, 13/398)

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.