Yazarlar Biz Osmanlıyız, bizde adam çok bulunur

“Biz Osmanlıyız, bizde adam çok bulunur”

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

“Asıl felsefe” der Maurice Merleau-Ponty, “dünyayı yeniden öğrenmektir.”

Bu yaklaşımı bilmek ve benimsemek, bizde son bir yüzyıldır iyi felsefecilerin, entelektüellerin yetişmemesinden duyulan üzüntüyü, az da olsa hafifletebilir. Zira, potansiyellik, çıkmayan candan yana umutlu olmak adına her zaman işe yarar.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Ömer Lekesiz : “Biz Osmanlıyız, bizde adam çok bulunur”
Haber Merkezi 03 Aralık 2018, Pazartesi Yeni Şafak
“Biz Osmanlıyız, bizde adam çok bulunur” yazısının sesli anlatımı ve tüm Ömer Lekesiz yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Öte yandan, “Varlık gibisinden bir şey, varlık anlayışı içinde açımlanır. Anlama olarak varlık anlayışı, var olmakta olan Dasein’a” yani insana “aittir” diyen Heidegger de zaten, “Varlığın yorumuna ilişkin kavgayı, çözmek mümkün değildir, çünkü bu kavga henüz başlamamıştır bile” şeklindeki çarpıcı bir yargıyla, “varoluşun analitiği” olarak felsefenin kendi koşullarını asla reddedemeyeceğini, ama onları zoraki olarak itiraf etme durumunda da olmaması gerektiğini söylemiştir (Varlık ve Zaman, çev.: Kaan Ökten, Alfa Yayınları, İstanbul 2018, s. 639, 838, 461).

Malum “yetişmeme” konusunu buraya taşıdığımızda görürüz ki, Müslümanlaşan Türkler, her biri Türk-İslâm medeniyetinin bir yapıtaşı hükmündeki yeni devletleri peş peşe kurarlarken, asıl cesareti doğru tevekkül ve doğru sebep ilişkisiyle, her yeni varoluşun (Selçuklu’nun, Osmanlı’nın) şartlarını gözeterek tefekkür eden zatlardan almışlardır.

Burada, felsefenin Varlığı ile medeni varlık kelimelerini birbirine karıştırdığımız sanılmasın lütfen ama, hangisi öne alınırsa alısın, birinden diğerine doğru bir geçişin kaçınılmazlığı da göz ardı edilmesin.

Örneğin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ramak kala, Rum diyarında, Yunus Emre’nin, önce yeni Varlık anlayışını dile getirebilmek için Türkçe’yi Müslümanlaştırması, akabinde Vahdet-i Vücutçuluğun uçlanıvermesi, tesadüf ile izah edilemez.

Bu manada yeni felsefe, yeni entelektüel ortamın yaratılması, yeni atılım için yeni dil ve zihniyet ihtiyacı... adını nasıl koyarsak koyalım, ecdat için hepsinin esası şudur: Fars’ın (ve dolayısıyla Farsça’nın) içinden geçerek, daha ileriye (daha Batı’ya) yürümek üzere, Anadolu diyarında mevzilenmek ve bundan böyle çok dilli ve çok dinli bir dünyanın hakimiyetine soyunmaktır.

Bu esasın, hem felsefenin konusu olarak Varlık’ın, hem de ileriye yürüyebilmek için Anadolu’da tutunarak var olmanın şartları itibariyle, dünyayı ve hayatı yeniden yorumlanmayı beraberinde getireceği ve sabit olduğu üzere bunun böyle tahakkuk ettiği malumdur.

Eğer bu böyle anlaşılmazsa, daha başta Yunus Emre’nin Türkçe’yi Müslümanlaştırdığı iddiası, romantik ve aynı zamanda içi boş bir iddia olarak, onun mâlâyânî işlerle uğramasının bir delili haline gelecektir. Ama biz tahakkuk edenin tahkininden biliyoruz ki, yeni dil ve zihniyetin kurucu isimleri, örneğin bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir Sadreddin Konevi, bir Davud el- Kayseri, bir Şeyh Edebali vb. iş, uğraş ve hedefleri itibariyle mâlâyanîlikten şiddetle uzak tutulmaları gereken isimlerdir.

Rumi Türklerin, kendi deneyimleri başta gelmek üzere, Arap, Fars ve Roma (Bizans) yönetimlerinin duruma elverişli mirasına yaslanarak kurdukları, altı yüz yıl boyunca yönettikleri çok dilli ve çok dinli bir imparatorluğu elbirliği ile yıkmayı başardığımıza ve son yüzyılı zillet, baskı ve şiddet içinde geçirdiğimize göre, artık yeni bir derleniş, toparlanış, daha kuşatıcı bir söyleyişle yeniden diriliş ihtiyacında hemfikir olmalıyız.

Bundan önceki son iki yazımı “felsefe yapmaya / tefekküre ve bunları açık ve seçik bir şekilde beyana mahsus bir dile sahip olunup olunmadığının anlaşılması zemininde ele alınması” üzerine kurmamın nedeni de söz konusu diriliş ihtiyacında uzlaşma içinde olduğumuzu var sayışımdandır. Beni bu kanaate iten şey ise, “İslamcılardan / Liberallerden / Kemalist-solculardan... felsefeci / entelektüel çıkmaz” şeklindeki, popüler muhalif gösterilere tabi ve salt kötüleme maksatlı söylemlerin bile, son tahlilde söz konusu varsayımımın dışında düşmemesidir.

O halde, Yunus Emre’nin başladığı yere geri mi döneceğiz?

Kesinlikle “evet” ama, bu zamansal bir dönüş olamayacağı gibi, yeni şartları o zamanın şartlarıyla eşitlemeye kalkışan bir dönüş şeklinde de asla olmayacaktır.

Yukarıda da değinip geçtiğimiz gibi, Türklerin Müslümanlığı, Fars’ın ve Farsça’nın içinden geçerek, Amentü’nün Arapçasına göre şekillenmiştir.

Diğer bir söyleyişle, şu ya da bu şekildeki bir kültüre indirgenemeyecek olan din (İslam), kendi rengine boyamak suretiyle kendi içerisine çektiği kültürlerin de dönüştürücü (İslâmîleştirici) esası olarak, geçmişte olduğu gibi bugün de bunu yeniden mümkün kılabilecektir.

Bu nasıl olacak ve bunu kim yapacak?

Bu manada,

1- Geçmişte mümkün olmuş olan, bu zamanda olacak olana karine teşkil eder;

2- Din dairesi içinde Varlık’ın, yeryüzünde muktedir olarak tutunmanın şartı olarak devletin tefsirini ve yeniden tesisini üstlenecek birileri – merak etmeyiniz- mutlaka çıkar.

Ne demişti Kemal Tahir: “Biz Osmanlıyız, bizde adam çok bulunur.”

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.