Yazarlar Kudüsü yazmalı ama niye?

Kudüs’ü yazmalı ama niye?

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

Kardeşim İbrahim Tenekeci, son yazısında, benim adımı da zikretme nezaketi göstererek, Kudüs ile ilgili bulunan kimi arkadaşlarımızın, ora ile ilgili müstakil birer kitap yazmalarını istemiş.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Ömer Lekesiz : Kudüs’ü yazmalı ama niye?
Haber Merkezi 28 Kasım 2017, Salı Yeni Şafak
Kudüs’ü yazmalı ama niye? yazısının sesli anlatımı ve tüm Ömer Lekesiz yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Gerekçesi de son derece makul ve makul: Kudüs’ü sadece dilimizin değil, kalbimizin de gündeminde tutabilmek. Sıcak ve taze!

Buna mahsus düşüncelerimi yazacağım ancak Tenekeci’nin bu teklifini yaptığı günden bir önceki akşam, Ahmet Ağırakça ve Yusuf Kaplan’la birlikte, Faruk Aksoy’un tvnet’teki programında Kudüs’ü konuştuktan sonra Mustafa Kutlu Ağabey'in telefonla ilettiği bir talepten de söz etmeliyim.

Kutlu Ağabey, o programda öne çıkan, “Kudüs için ne yapmalıyız” sorusunun cevabıyla alakalı büyük büyük projeler geliştirmeye gerek olmadığını, daha sade ve samimi işlerin buna güzel bir cevap oluşturacağını belirterek, “Yahu, Kudüs üzerine dört başı mamur bir belgesel bile çekilmedi, Kudüs’ü ancak gören biliyor, onu bilmeyenler ne bilmediklerini de bilmiyorlar, asıl buradan başlamak gerekmez mi” diyordu.

Kudüs’e dair ilk belgeseli, kıt imkanlarla merhum Akif Emre çekmişti bizde. O belgesel bile kaybolup gitti. Şimdi düşünüyorum da İslamcılık öyle lafla olmuyor. Akif Emre, başkalarının ihtiyacından önce kendi ferdi (zihni) ihtiyacını gözeterek el atmıştı bu işlere; kendi zihniyetini doğru yapılandırmayanın, başkalarının zihnine etki edemeyeceğini iyi biliyor ve bu manada kendisi için yaptığı şeyin, Rabbimiz tarafından bereketlendirilerek başkalarının istifadesine açılabileceğini düşünüyordu. Nitekim, Elveda Endülüs–Moriskolar belgeselini de bu maksat ve misyonla yapmıştı.

Kardeşim (ki, Kudüs’ü doğru anlama ve anlatma  sevdası yüzünden, İsrail tarafından bölgeye girişi on yıl yasaklanmış bulunan)  Bülent Deniz’in çalışmaları hariç, sonradan yapılan birkaç belgesel, gerçek ihtiyaçtan değil, ihtiyacın sahnelenme çabasından kaynaklandığından olmalı güdük ve sathi kaldı. Akif Emre’nin ençok korktuğu ve şiddetle uzak durduğu bir niyete oturuyordu biraz da o çalışmalar: Kudüs’ün ticaretine!

Bu benim de ençok koktuğum ve kaçınmaya çalıştığım şeydir. Kutlu Ağabey'in hatırlatmasına bir vurgu da kendim yaparken, İbrahim Tenekeci’nin zikrettiğim teklifine (kardeşlik hukukumuza sığınarak ve itiraz da etmeyerek) bir şerh düşme ihtiyacındayım:

Şöyle ki: Benim ve devamında Tenekeci’nin de dahil olduğu iki kuşak, şikayet kuşağı değildir. Bizler Kudüs konusunda bilgi yokluğundan yakınmadık çünkü, okuduğumuz hemen herşeyde mutlaka Kudüs’e değen bir yan vardı. Son tahlilde, Kudüs’ü görmeden seven ve onu medeniyetimizin yapı taşlarından biri olarak, İslam metafiziği içinde en iyi şekilde anlatan Sezai Karakoç’un çocuklarıydık; değerli bilgiye ulaşmanın (zaman ayırmak ve zihin yormak yönünden) bir bedel ödemeyi gerektirdiğini biliyorduk.

Kudüs’ün yazılmış ve yazılabilecek en teferruatlı tarihi, Tevrat’tır. Kur’an’ın Bakara, Al-i İmran, A’raf, Maide, Meryem ve hassaten İsra (İsrail) sureleri Tevrat’taki ilgili bilgileri tashih ve efsaneleri tenzil eden, teferruattan arındırarak öz’e indiren eşsiz rehberlerdir.

Bu konuda asıl incelik şuradadır: Kur’an’da İsrailoğullarına hitaben yapılan hatırlatmalar, uyarılar, tembihler, tavsiyeler onlara özel değildir, geneldir. Diğer bir söyleyişle başka kavimlerin, ümmetlerin kıssaları, bunlarla buluştukları an itibariyle buluşanların tamamına yöneliktir. Dolayısıyla Kudüs’ün kozmolojik, tarihi, sosyal ve siyasal bilgisi bu hassasiyetin içinden süzülerek öğrenildiğinde ancak, genelden özele inen bir bilgisel somutluğa evrilir.

Örneğin, Mustafa Öztürk’ün İsra Suresi’nin 5. Ve 7. Ayetlerin meallerine düştüğü, “Bu ayette anılan husus milattan önce 6. yüzyılda Babil Kralı Nabukadnezzar’ın Kudüs’ü işgal edip, Süleyman Mabedi’ni/Birinci Mabed’i yıkması ve Yahudileri esir almasıdır” ve “Bu ayette –muhtemelen- Romalı Titus’un milattan sonra 70 yılında Kudüs’ü işgal edip İkinci Mabed’i yakıp yıkması kastedilmektedir.” şeklindeki dipnotları okumayan bir Müslüman'ın, bu tarihleri başkalarından öğrenmesinin hiçbir kıymeti olmadığı gibi, şimdi Yahudiler'in üzerindeki camileri ve Kubbetü’s-Sahrayı yıkmak üzere Beytü’l-Makdis’in altını oymalarındaki gerçek nedeni bilmelerinin imkanı da yoktur.

O halde, bizim meselemiz kırk soruda Kudüs’ü keşfetme metinleri üretmek olmamalıdır. Onu Nebevi tarih içinde çözümlemek ve bir ibret numunesi olarak kaydetmek olmalıdır.

Bundan kastım, Kudüs’ün pratik bilgilerle tanıtılmasına, tarihinin çocuklarımıza çizgili kitaplar halinde sunulmasına, hatıra pulları basılmasına... karşı çıkmak değildir. Bunlar da olmalıdır, olmak zorundadır.

Asıl kastım ve ısrarla söylemek istediğim: İlle samimiyet, ille samimiyet ve ille samimiyettir.

Kıble Mescidi’nin halılarını cep telefonlarıyla görüntüleyerek, “İşte Müslümanlar, derneğimize olan hayırlarınızla bu halıları yaptırdık” diyen Yahudi tabiatlı Müslümanlar'ın varlığına tanıklığım benim engelimdir.

Sevgilinin Evi’ni yazdığım 1995 yılında ve o yazma niyetinde sabit kalmak istiyorum bu yüzden.

Aynı sabitede vefat eden Akif Emre’ye okuyacağınız Fatihalar'dan beni de nasiplendirin lütfen!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.