Yazarlar Akdeniz barışı

Akdeniz barışı

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün İnternet Yazarı
Abone Ol Google News

Akdeniz; iklimi, bitki örtüsü, kendisini kuşatan kara parçalarının üzerinde yaşayan insanların kültürel cümbüşü ile hakikâten de yekta bir coğrafya.. Akdeniz’i genellikle, biraz da târihsel tecrübelerin ışığı altında “Mağrip” ve “Maşrık” olarak iki haneli düşünmeye şartlanmışızdır. Dahası, Adriyatik, İyon Denizi, Ege veyâ Adalar Denizi olarak zihnimizde bölmeyi de çok defâ ihmâl etmeyiz.

Akdeniz, antik dünyâlarda yapısal olarak iki farklı veçhesiyle tezâhür etti. Canlı bir ticâret hayâtı küçük toplulukları, elde ettikleri zenginlikleri paylaşmaya yanaşmayan bir hırsa itti. Kendi içinde mütemâdiyen rekâbet eden ve çatışan mini sistemler bunu anlatır. Grekler bunun en çarpıcı numunesini teşkil eder. Sayısız site, aynı dil, din, aynı veyâ akraba etnik kökler, hattâ her dört senede bir tertip edilen olimpiyatlarda yükselen Helenlik bilincine rağmen asla bir araya gelmedi. Sürekli savaşıp birbirlerini helâk ettiler. Büyük İskender, ilk defâ “dışarıdan” gelen bir Makedonyalı barbar olarak târif edilse de kıt’a Yunanistan ve Küçük Asya’nın birliğini sağladı. Ama onun hedefleri Asya içlerine ulaşıyordu. Işık Doğu’dan geldiğine göre, yapılması gereken onun kaynağının feth edilmesiydi. Çok saygı duymasına rağmen hocası Aristo’yu dinlemedi. Belki de târihin görmediği bir cesâretle İran üzerinden Asya içlerine büyük, dramatik bir mâcerâya atıldı. Çok zafer kazandı. Ama projesini tamamlayamadan göçtü. Kendisinden sonra gelenler bu ağır coğrafyayı ayakta tutabilecek kudretten yoksundu. Kurduğu birlik iskambil kâğıtlarından oluşan bir kule gibi yıkılıverdi.

Tekrar mini sistemler kuruldu.. Taa ki Roma’ya kadar.

Romalı fâtihler İskender gibi değildi. Daha gerçekçi düşünüyorlardı. Birleşik bir yapının Akdeniz ve onun hinterlandı ile sınırlı olabileceğini gördüler. Evet, Sasaniler başta olmak üzere İran ile savaştılar. Ama bu “nâfile” savaşlar iki taraf için de bir coğrafî değişim doğurmadı. Roma, Balkanlar, Anadolu, Mezopotamya, Levant bölgesi, Mısır, Kartaca ile ilgilendi. Evet, bugünkü Avrupa’ya da seferler yaptı. Ama Roma’nın bugünkü Fransa, hattâ Britanya’daki varlığı, ağırlıklı olarak güvenlik endişesinden kaynaklanan garnizonlar seviyesindeydi. Roma medeniyetine âit, Perge, Petra, Zeugma, Palmira vb. muhteşem şehirlerin benzerlerini Avrupa’da bulmak mümkün değildir. Ha, Roma şehri diyeceksiniz, onu kadim kökleriyle Akdeniz hânesine yazsak iyi ederiz. Kanaâtimce Roma’nın, Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması, onun brüt coğrafyasından net coğrafyasına, yâni Doğu Akdeniz’e çekilmesini ifâde eder.

Osmanlılar ise çöken Roma’nın yerini aldı. Osmanlılar, Oğuz kökenli Rûmî Türklerdi. Fâtih Sultan Mehmed’i insanlık târihinde büyük kılan Roma’yı çökertmesi değil, tam aksine Müslüman bir ruhla, çok daha medenî temeller üzerinde yeniden inşâ etmesiydi. Kendisini “Kayser-i Rûm” olarak sıfatlaması da buna işâret eder. O büyük bir restoratördü…

Neticede Akdeniz yeniden barışa kavuştu.

Atlantik üzerinden gelişen modern tarih Akdeniz’e yaramadı. 1492 fitili ateşledi ve gerisi geldi. Grek ve Roma medeniyetlerinin Akdenizli kadim niteliğini reddeden ve onu sâhiplenen hayâlî bir Avrupa türetildi. Akdeniz Birliği paramparça edildi. Birbirine düşman onlarca devlet türetildi. Osmanlı, gücünün son zerresine kadar buna direndi. Biz Türkler de, yapacak bir şey kalmayınca, son bir dirençle, bir parça Trakya toprağı ve Anadolu’yu kurtararak kendi içimize kapandık. Bugün Akdeniz’de varolan devletlerin toplulukları son derecede bedbaht yaşıyor. Düşünelim ve soralım bakalım; Balkanlılar, Araplar, Yunanlardan hangisi, “Bu iyi oldu, refaha, huzura erdik” diyebilecek? Daha beteri, bu kopuş ve husûmetlerin tırmanarak devâm etmesi. Çekirdekte ise artan bir Türk düşmanlığı yer alıyor. Kimsenin târihten ders çıkardığı yok. Zamânında İngiltere’nin oyununa gelen ve Anadolu’da büyük bir bozgun yaşayan Yunanlılar, o çok bayılarak girdikleri AB’de fakirleştiler, Almanya’nın oyuncağı oldular. Yine bir şey anlamadılar. ABD sayısız üsleriyle âdeta Yunanistan’a çökmüş durumda… Bugün arkalarına Fransa’yı almışlar, olmayan bütçeleriyle silâh alımları yapıyor, Türkiye’ye tehdit üzerine tehdit savuruyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri ve burnunu İsrail’e kaptırmış olan Mısır da yanlarında. Yetmedi, Türkiye-Pakistan ilişkisinden rahatsız olan Hindistan da bu bloktaki yerini aldı. Tatbikat üzerine tatbikat düzenliyorlar. Önümüzdeki günlerde toplanıp ortak bir strateji belirleyeceklermiş.

Kime karşı? Cevap mâlûm..

Akdenizlilik rûhuna sâhip çıkmakta bizim de sicilimiz pek parlak değil. 6-7 Eylül olayları hâla hafızalarda.. Ama Akdeniz Barışı fikrine en yakın olan ve en sıcak bakan biz Türklerden başkası değil… Kafkasya’daki entegrasyon ve Akdeniz’de sağlanacak bir barış Türkiye’nin bu asırdaki en büyük güvenceleri olacak. Günlük gerilimlere elbette dikkât etmek lâzım. Ama nihâi tahlilde coğrafyanın târihsel mukadderatına sâdık düşünen ve eyleyenler kazanacaktır. “Bu deniz bizim denizimizdir; hâriçten müdâhil olanlar onun kaderini belirleyemez” diyebildiğimiz aşamada devran başka türlü dönmüş olacaktır. Şu aralar bol bol Rûm Sûresi’ni okumak faydalı olsa gerekir...

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.