|
Cumhur ve Cumhuriyet
İlân edilişinin 93. senesini idrak ettiğimiz Cumhûriyet bir siyâsal rejim adı. Cumhûriyet aslında siyâsal rejim tiplemelerinde hayli radikal bir tip olarak görülebilir. Târihsel olarak değişim, basit ve biçimsel olarak “monarşiler” ile “cumhûriyetler” arasındaki bir yer değiştirmeyi değil; siyâsal-sosyolojik düzeyde siyâsal iktidârın sınırlandırılması ve devlete ait; Montesquieu'nün “yasama”, “yürütme” ve “yargı” olarak kavramlaştırdığı bazı temel işlevlerin ayrıştırılmasını ifâde ediyor. Yâni süreci; rejimler arası bir geçişten çok; bu geçişleri belirleyen dinamikler üzerinde okumak daha doğru olur. Bunları biraz açmak gerekiyor.

Önce şu soruyu sormak gerekir: Cumhûriyet radikalizmini nereden alıyor? Bir kere Cumhûriyetçiliğin radikalizminin olması için, târihsel olarak monarşilerin varlığı “gerek” şarttır. Meselâ ABD'de ve Lâtin Amerika'daki Criollo Cumhûriyetçi süreçler, anti-monarşizm üzerinden gelişmemiştir. Bir kere sömürgeci monarşilere karşı yürütülen mücâdelelerin arasına dev mesâfeler girmiştir. Meselâ Amerikan Cumhûriyetçileri, Britanya monarşisine karşı; diğer Criollo Cumhûriyetçileri de İspanyol ya da Portekiz monarşilerine karşı mücâdele ediyorlardı etmesine; ama bu mücâdele, “içeride kök salmış” bir monarşiye karşı değildi. Mücâdele edilen monarklar bir başka kıt'ada mûkimdi. Dolayısıyla bu Amerikalar'da mücâdele siyâsal-kültürel bir keskinlik kazanmadı. Cumhûriyetler biraz da de facto olarak kurulabildi. Ama, derin bir feodal geçmişe ve onun uzantısında sağlam monarşik yapılara sâhip olan Kıt'a Avrupası'nın pek çok yerinde, tablo daha dramatik işlemiş; mücâdelenin sertleşmesine paralel olarak Cumhûriyetçilik siyâsal-kültürel olarak radikalleşmiştir. Bahsi geçen radikalizm; yukarıda işâret edilen “sınırlandırma” ve “işlevsel ayrışma” süreçlerinin en keskin çözümünü ifâde ediyor. Buna göre artık monarşilerin sınırlandırılmasından değil; iktidârın onların elinden alınmasını anlıyoruz.

Cumhûriyetçi radikalizmi; en büyük özelliği Atlantik'e kapanmak olan Kıt'a Avrupası üzerinden daha net okuyabiliyoruz. Bu, Okyanus'a kıyısı olan Atlantik'de kaybetmiş olan Fransa için de geçerlidir. Eğer Fransa, Amerika'da Britanya'ya karşı yürüttüğü paylaşım savaşını kazanmış olsaydı, Cumhûriyetçiliğin bu kadar derin bir siyâsal ihtiras hâline gelmeyeceğini kestirebiliriz. Savaş kazanılmış olsaydı; 16.Louis muhtemelen savaşın mâliyetlerini; ağır vergiler koyma ve sübvansiyonları kaldırılma kararları başta olmak üzere içeriye yansıtmayacak; Cumhûriyetçileri azdırmayacaktı. Belki zaman içinde, tıpkı Britanya'da olduğu gibi meşrûtî monarşistler kazanacak; Bourbon hânedanlığı sınırlandırılarak bugünlere kadar gelebilecekti. Savaş kaybedilince, 16.Louis bunun mâliyetlerini içeriye yansıtıp, küçük köylülüğe verilen sübvansiyonları kısınca olan oldu. Meşrûtî monarşist görüş Fransız Devrimi'nin başlangıcındaki etkisini kaybetti ve Jakoben yükseliş dalga dalga yayıldı. Üzerinde Fransız Devrimi'nin hayâleti dolaşan Kıt'a Avrupasının derinliklerine doğru monarşik yapıların direnci Cumhûriyetçi radikalizmi kışkırttı.

Türkiye Cumhûriyeti'nin inşâsı ise böyle bir çatışmadan doğmadı. Yâni, Cumhûriyetçiler ile Monarşistler arasında bir gerilim olmadı. Zâten; târihsel olarak güç kaybetmiş olan bizim monarşimiz, Tanzimat'tan başlayarak sınırlanmıştı. Gücü, takâti yoktu. Saltanâtı sınırlandıranlar ise, modernleşmenin ürünü olan sivil-askeri bürokrasiydi. Bu bürokrasi; zaman içinde reelpolitik yürütmekle sınırlı bürokratik becerilerinin dışında misyonlar edinmeye başladı. Böylece,Cumhûriyete giden süreçte ilk yarılma; biraz da tuhaf bir şekilde saray toplumu (court society) ile modern bürokrasi arasında gerçekleşti. Bürokrasinin mâceracı misyonlar kazanmasından rahatsız olan II.Abdülhamid ise bu süreci durdurmak istemiş; saray toplumunu yeniden siyâsetin merkezine koymuştu. Bu saltanâtın son direnişiydi. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Bizde cumhûriyetçilik, özerk bir sınıf olarak “burjuvazi” ile “saray toplumu” arasında değil; “bürokrasi” ile “saray toplumu” arasındaki gerilimden filizlenmiş ve hayâta geçmiştir.

Türkiye Cumhûriyeti devletçi bir kararın-refleksin- ürünüdür. Teb'a ise buna müdâhil olmamıştır. Çünkü; o haddini bilir. “Devlet” bu coğrafyanın kadim kültüründe hânedan da üstün bir değer olarak görülür. Bu sebeple; artık kendisine ulus denilen bu memleketin ahâlisi, Reis-i Cumhurlarını; Sultanlarını sevdiği gibi sevmiş; kızdığı gibi kızmış; onlara Sultanlarına bağlandıkları gibi bağlanmış; ya da bağlanmayıp gıyâbında söylenmiştir. İnsanları ölmüş Reis-i Cumhûrların mozolelerine götüren hislerle; Pâdişah türbelerine götüren hisler arasında zerrece bir fark yoktur. Bu hisler ayrıca da çok içtendir. Bu topraklarda dâima nostaljik düzeyde örtük bir saltanâtçılık yaşamıştır. Hattâ bu zaman zaman taşkın söylemlerle açığa da çıkar. Ama asla siyâsal bir iddia kazanmaz. Devlet tınlaması üzerinden Cumhûriyetin, Saltanâtın sürekliliğinde görüldüğü nâdir bir diyardır burası. Bu topraklarda Joseph De Maistre gibilere yer olmaz…

Hâsılı; pek çok hususta olduğu gibi Cumhûriyetimizin sosyolojisi de bir tuhaftır; ama bize özgüdür. Ne diyelim; olsun ve de bu arada Cumhûriyet Bayramınız da kutlu olsun….
#Cumhûriyet Bayramı
#Jakoben yükseliş
#Meşrûtî monarşist
#cumhûriyetçilik
8 yıl önce
Cumhur ve Cumhuriyet
Türkiye tasarruf yapmalı
Kurumlar kanunun sağladığı hakkı kötüye kullanınca personeller mağdur oldu
Kendini bil, Rabbini bil, haddini bil. Ya da: Kültürel olarak “iktidar” değilseniz, siyasî olarak iktidar olamazsınız!
Dezenformasyonla mücadelenin hukuki ve toplumsal boyutu
Tiyatroya karşı çadır tiyatrosu