Yazarlar Asker siyaset ilişkilerinde gelinen nokta (1)

Asker siyâset ilişkilerinde gelinen nokta (1)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Mısır, malûm; askerî bir darbe yaşadı. Türkiye"de ise askerî vesâyet rejimini sonlandırmaya mâtuf yasa değişimleri gerçekleştiriliyor ve militarist çevrelere karşı adlî süreçler işletiliyor. Bu iki zıt süreç, asker-siyâset ilişkilerini gündemin birinci maddesi hâline getirmektedir. Bu ve onu izleyecek yazıda, sözkonusu ilişkiye dâir görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Asker-siyâset ilişkisi, ağırlıklı olarak modern dünyânın bir sorunsalıdır. Modern Avrupa târihinde orduların doğuşu ve kurumsallaşması, ağırlıklı olarak Rönesans sonrasındadır. Ama söz üzerinde yaşadığımız coğrafyaya geldiğinde, bu ilişkilerin hayli eski bazı kültürel kaynaklardan beslendiğini görüyoruz. Bu topraklarda askerî yapıların kurumsal târihi çok derindir. Hattâ Machiavelli ve daha pek çok Rönesans düşünürünün başta Osmanlı ordusu olmak üzere Doğu ordularına gıpta etmesi bu yüzdendir. Ama bu, bize Osmanlı"nın askeri bir devlet olduğu hükmünü verdirmemelidir.

Osmanlı"da ordu, devlet yapılanmasında yer alan üç temel unsurdan birisidir. Bunlar sırasıyla Ulemâ, Kalemiye ve Seyfiye"dir. Enderûn-Medrese dâiresinde tecessüm eden siyâsal dünyâ, bu üç unsuru da içeren; dengeleyen; bununla birlikte hiç birisi ile özdeşleşmeyen karar alma süreçlerini kapsardı. Kıyaslamalı bakacak olursak ağırlık elbette ki Kalemiye ve Ulemâdadır. Yâni Osmanlı"da Seyfiye, diğer kalemlerin de çeperinde tutulmuş; ona devletin sâhib-i aslîsi gibi bakılmamıştır. Öte yandan Osmanlı ordusunun kâhir ekseriyetinin aslî işi ziraat olan tımarlılar olduğunu biliyoruz. Bu, bir kez daha ordunun siyâsetten ne kadar uzak tutulduğuna işâret ediyor. Geriye, dâimi asker statüsünde olan Yeniçeri ordusu kalıyor. Zaman zaman, Yeniçeri Ocaklarının siyâsete etkidiği, padişahlar arasındaki değişimlerde rol oynadığını biliyoruz. Daha çok ulemâya yaslanan Bayezid-i Veli ile Yeniçerilerin tuttuğu oğlu Yavuz Sultan Selim arasındaki iktidar değişimini buna örnek verebiliriz. Çöküş döneminde Yeniçeriliğin yozlaşması, işleri bozulan esnafa karışması ve onlarla birlikte saray darbelerinde rol almasını da, askerîn siyâsete hâkim olmasıyla açıklayamayız. Buradaki etkinin daha çok araçsal olduğunu düşünüyorum.

Dramatik dönüşüm, modern dâimi orduya geçişle ortaya çıkmıştır. Modern dünyâda askeriye, üretimden kopartılmış ve kamusal fonlarla finanse edilen bir örgütler ağıdır. Önemli bir farklılık önce burada kendisini gösteriyor. İkinci dramatik farklılık ise, askerlik hizmetinin, tıpkı vergi vermek gibi kamusal bir yükümlülük niteliğini kazanması, her (erkek) bireyi kaçınılmaz bir askerî toplumsallaşmadan geçirmesidir. Bu toplumsallaşmanın içeriği ideolojiktir. Modern orduların, ister istemez; şu ya da bu ölçüde milliyetçilik ile bağlantılı bir ideolojisi vardır. Risk de bu noktada başlamaktadır: Napolyonik ve Prusyen ordu yapılanmalarında olduğu üzere ideolojisi olan ve yüksek teknolojiye dayalı silâh gücünü elinde bulunduran dev bir demografik yapı, modern toplumsallaşmalar üzerinden siyâsete etkime potansiyeli kazanmaktadır. Başka türlü söyleyecek olursak, kadim dünyâdaki araçsal etki, modern dünyâda amaçsal bir etkiye evrilebilmektedir.

Askerî alan ile siyâsal alanın zorunlu kesişme noktası güvenliktir. Bu öncelikle dışarıya; dış düşmanlara ya da tehditlere karşı işler. Ulusal devletler olarak yapılandırılmış modern dünyâda "iç" ve "dış" siyâset ayırımı yapılır ve ordular "iç" siyâsete karıştırılmak istenmez. Böyle de olsa bu ilke her yerde ve her zaman tam anlamıyla hayâta geçirilemez. Çünkü sonuçta siyâsetin; ilki açık, diğeri kapalı iki alt küresi mevcuttur. Siyâsete ilişkin korkular ve endişeler genellikle ikincisinden beslenir. Bu korku ve endişeyi duyanlar haksız sayılmaz. Çünkü iktidârın kapalı tarafı kural tanımayan ve amaçları için her türlü yola başvurmaktan sakınmayan bir niteliğe sahiptir. Çoğu kez "iç" ve "dış" güvenlik meseleleri karışır ya da özellikle karıştırılır. Bu noktada siyâsetin açık ve kapalı dünyâları bâzen-belki de çoğu kez- birlikte çalışmaya başlar. Meselâ Soğuk Savaş döneminde ünlü "Opus Dei" ve "Gladio"gibi örgütler buna verilecek örneklerdir. Soğuk Savaş"ın ardından bu tür yapıların üzerine gidildiği de biliniyor. Ama bu derin yapıların toptan kaybolduğuna ihtimâl vermiyorum. Komplo teorilerinin tuzaklarına düşmeden, yeni yapılanmaların bunları dönüştürerek var ettiğini, ya da onların yerini aldığını öngörebiliriz.

Devâm edeceğiz...

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.