Yazarlar Asker-siyaset ilişkilerinde gelinen nokta (2)

Asker-siyâset ilişkilerinde gelinen nokta (2)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Tanzîmat devlet aklının kendisini, ardındaki derin geleneklere yaslanarak modern dünyâya uyumlulaştırma girişimidir. Tanzîmat devlet adamları, imparatorluğu kuşatan tehlikeleri bertaraf etmek ve ona direnç sağlamak için devlet aklının imkânlarını sonuna kadar kullandı. Tanzîmat, modern orduyu kurmak için, özellikle okullaşma anlamında her türlü kurumsal girişimi üstlenmiştir. Ama Tanzîmat adamının militarist bir dünyâsı yoktur. Onlar selim akıl ile "usûlet ve suhûlet" içinde meseleleri halletmeye çalıştılar. Selim siyâsal akıl, kritik bir sorunla karşılaştığında önce zaman kazanmaya çalışır. Bu esnâda sorunun trajik bir noktaya ya da keskin uçlara kaymasını engellemeye çabalar. Bunu yaparken de pragmatik düzeyde dengeleri ve seçenekleri gözeterek optimal bir karar vermeye çalışır.

Tanzîmat ve II. Abdülhamid devrinin bu noktada süreklilik göstermiş olduğunu düşünüyorum. Selim siyâsal akıl imparatorluğun parçalanma süreçlerini görece geciktiren bir işlev gördü. Ama parçalanma dramatik bir nitelik kazandığında süreci taşıma gücü zayıfladı. Burada askerî kavrayış ve akıl yürütmelerin baskın çıktığını görüyoruz. Askerî akıl yürütme doğası gereği siyâsal akıl yürütmeden keskin bir şekilde farklılaşır. Askerler için barış sâdece savaşın geciktirilmiş hâlidir. Selim siyâsal akıl düşmanlıklarla dolu ve her dâim savaşa gebe bir dünyâyı en fazla "reelpolitik" bir okumaya tâbi tutabilir. Oysa askerler "suyun uyuyup düşmanın uyumadığı" bu dünyâyı bir "machtpolitik" olarak okurlar. Dramatik gelişmeler yaşanmaya başladığında bu okuma haklılık katsayısını arttıracaktır. Nitekim 1908-1918 arasında İttihatçılara yön veren bakış budur. Askerlere göre meseleler artık "usûlet ve suhûlet" içinde değil," durumlardan vazife çıkarmaya dayalı" okunmalıdır. Bu "acilci" ve "keskin" okumayı da sâdece kendileri yapabilir. Askerlere siyâsetçileri beceriksiz, basiretsiz; kendilerini ise "devletin sâhib-i aslîsi" gibi gösteren olgu budur. Spekülasyon batağına düşmeden bir an için düşünüp geçelim: I. Dünyâ Savaşı arefesinde, meselâ Bab-ı Âli ya da Yıldız karar alıcı durumunda olsaydı ne olurdu?

Siyâsal akıl geleneklerinin, askerî akıl tarafından kolonize edilmesinin sonuçları her zaman için çok pahalı olmuştur. Sorun askerlerin siyâsal hatalarıyla sonu olmayan mâceralara atılmasıyla sınırlı değil. Doğaları ve gelenekleri birbirinden tamamen farklı bu iki akıl yürütmenin çarpık bir şekilde yer değiştirdiği, çok katmanlı bir sorunla karşılaşıyoruz. Yâni askerî sınıf siyâsallaşırken, siyâset sınıfı da askerîleşiyor. Enver Paşa"yı son tahlilde anlayabiliriz. Ama daha vahimi Dr.Nâzım ya da Bahaeddin Şakir"dir. Bu durum bürokrasinin ve daha da önemlisi orta sınıf meslekler tarihinin kültürlenmesinde çok çarpıcı görülebilir. Avrupa"da meslekler kendi meslek etiklerine göre toplumsallaşırken, bizde bunların belli başlıları militer yapıların içinde gelişiyor. Zaman içinde belki biçimsel olarak sivilleşiyor, ama militarist zihniyetten arınmaları bu kadar kolay olmuyor. Hâsılı ilişki Gramsci"nin kavramıyla söyleyecek olursak hegemonik niteliktedir.

Türkiye"de orta sınıf meslekler ağı, bürokrasi ve ordu arasındaki ittifak uzun süreli bir birikimin eseridir. Darbelerde bürokrasi ve ordu, ideolojik sebeplerle orta sınıfın da üzerine gittiği olmuştur. Anlaşılması zor olan orta sınıflar her mağduriyetten sonra tutarlı ve ilkeli bir anti-militarizm geliştirmekten çekinmesi; başlarına geleni ârızî görmeleridir. (Bunu da söz konusu ittifakın sözcülerinin Mısır"daki dramatik gelişmelerden sonra halâ " iyi darbe-kötü darbe" ayırımı yapmalarından anlıyoruz).

Büyük kitlelerin ise bu konuda tam bir faydacılık güdegeldiğini söyleyebiliriz. 27 Mayıs"da ordunun müdahalede bulunmasına "kerhen" ya da gönülsüz de olsa rıza göstermiştir. Bâzen bu destek 12 Mart ve 12 Eylül"de olduğu üzere anti-komünizm üzerinden gönüllü desteğe de dönüşmüştür. Ama genel eğilim, müdahalelerin uzun erimli ya da kalıcı olmaması; işler yoluna girdikten sonra ordunun çekilmesini istemek yönündedir.

28 Şubat ise bir kırılmadır. Ordu-bürokrasi ve orta sınıf ittifakının ortalama insanların günlük hayâtına ve mevcut meşru hükümete yönelen müdahaleleri şoke edici olmuş ve militarizmin ne olduğu, belki ilk kez büyük kitleler tarafından anlaşılmıştır. Vesâyet rejimini tasfiyeye mâtuf kararlı girişimler bu kırılmanın eseridir. Asker-siyâset ilişkisinin dönüştürülmesi için bu kadarı yeter mi, bilmiyorum. Endişelerimi bir sonraki yazımda sunacağım.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.