Yazarlar Kötülük yarışı

Kötülük yarışı

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Dünyâyı “müspet” ile “menfî” veyâ biraz daha koyulaştıralım: “iyi” ile “kötü” arasında bölmek târihsel olarak âşina olduğumuz bir durum.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Süleyman Seyfi Öğün : Kötülük yarışı
Haber Merkezi 04 Ekim 2018, Perşembe Yeni Şafak
Kötülük yarışı yazısının sesli anlatımı ve tüm Süleyman Seyfi Öğün yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Tabiî ki temelde ikicilleştirmeye (duality) dayalı bir basitlemedir bu. İçi ne ile doldurulursa doldurulsun bu tarz basitlemeler dâima sorunludur. Ama tesirleri küçümsemeye de gelmez.

Safdil bir ahlâkî endişe üzerinden hareket edersek mesele “alan açmak”la alâkalı gözüküyor. Meselâ “medenî” değerlerle “gayrı medenî” durumlar arasında bir ayırım olmalıdır ki; ilkinin târihsel alanlarını genişletmek için bir gayret sarfedilebilsin. Buraya kadar bir şey yok. Ama işleyiş, kendisinden beklenenleri vermiyor... Açalım…

“İyi” ve “kötü”yü tarif etme tekeli oluşturmak her hegemonik düzenin alâmet-i fârikasıdır. Modern hegemonyaların iki aşamalı olduğunu; târihsel sırasıyla Birleşik Krallık ve ABD hegemonyalarına karşılık geldiğini hatırlayalım. Buna göre “iyi” ve “kötü”nün tarifleri arasında bir dönüşümün yaşanmış olduğunu düşünüyorum.

Birleşik Krallık ve ABD, Atlantik Dünyâsı’nın iki büyük odağı. Yer yer çok benzeşen kültürlere sâhip olsalar da aralarında nüansları da aşan farklılıklar olduğu kanâatindeyim. Meselâ modern “iyi”yi belirleyen “özgürlük” değeri bu iki güç odağı açısından farklı bir yorumun konusudur. ABD’deki “özgürlük” değeri her ne kadar orta sınıf geleneklere bağlı kurucu liberal babalar tarafından Ada Avrupa’sından getirilmiş olsa da, zaman içinde, Ada Avrupa’sında içinden neşet ettiği temel felsefî paradigmalar olan pragmatizm ne de utilitaryanizm’den uzaklaşmıştır. Charles Pierce, William James ve John Dewey elbette John Bentham’ın izinden gittiler. Ama bu dünyâ görüşü filozofların kitaplarında yazıldığı gibi işlemedi ve pratik hayatta, oportunizme evrildi. Türkçeleştirirsek, Kıt’a Avrupa ahlâkçılığına göre hayli hafif sayılsa da nihâyetinde belli bir seviyede ahlâkî kaygılar taşıyan faydacılık, pratikte gayrı ahlâkî fırsatçılığa inkılâb etti.

ABD’denin târifiyle özgürlük değeri fırsatlarla ölçülür ve değerlendirilir oldu. Hülâsa edecek olursak, “özgürlük” iyidir önermesi; fırsatçılığın da, iyi olmasa bile “müspet” olduğunu îmâ eder oldu. O zaman; “iyi” özgürlük, müspet “fırsatçılık” ile ilişkilendirilmiş oldu. Amerikan Rüyâsı ise bu mönünün, lezzetlendirici sosu oldu. İdeal profil de aşağı yukarı, bağlantısız , bekâr erkeklerin, sorumluluk gerektirmeyen mâcerasına karşılık geliyordu. “İyi” olan “özgürlük”, sorumluluk gerektirmeyen “müspet fırsatçılık”; o da “Amerikan Rüyâsı”nın mâceralarıyla bütünleşiyordu.

Birleşik Krallık’ın kültürel hegemonyasında “özgür-iyi”, “akıl“ ve “beceri“ üzerine oturan medeniyetin emperatifleriyle tartılırdı. Buna göre akıllı ve becerikli, o halde medenî olan Batı; “aptal” ve “beceriksiz”, o hâlde “gayrı medenî” Doğu’dan ayrıştırılırdı. ABD Hegemonyasında “özgür-iyi”, “fırsatçı zekâ” ve “beceri” (know how) üzerine oturan medeniyet iddiasına dayanmayan bir başka yoruma evrildi. ABD, selefi gibi kendi dışındaki dünyâyı medeniyet farkları üzerinden katı bir şekilde yargılamıyordu. Kafa derisi yüzen Kızılderililer hâlledilmiş, büyük kütleler hâlinde yok edilmişti. Sorunlu olan ayırım ırk temelindeki siyah-beyaz ayırımıydı. Bu da Afro-Amerikalılara matuf, “hane içindeki” bir ayırımdı. 1960’lara kadar devâm etmiş, ama yumuşama eğilimi kazanmıştı. “Siyah kötüydü”; ama adam oldukça; yâni ABD’nin hâkim değerlerine yaklaştıkça arınacak ve kabûl görecekti.

ABD “içerideki kötü” ile yetinemezdi. Ona “dışarıdan bir kötü” gerekiyordu. Bu da ne “gayrı medenî kötü” ne de “kültürel kötü” olabilirdi. Olsa olsa “ideolojik kötü” olabilirdi. Özgürlüğün düşmanı, halklarının, bireylerinin fırsatları ve girişim alanları ellerinden alan “komünist rejimler” ve onun ideolojisi olan komünizm seçildi.

Sovyetler’in çöküşünden sonra “iyi”nin târifi değişmedi. Hattâ “küreselleşme”, “kareselleşme” vb zekâ yoksullarına hitâp eden basit ideolojiler üzerinden, radikalize edildi. Kötü ise ”ideolojik” olmaktan çıkarıldı; “dinselleştirildi.” İslâmiyet tam da odağa alındı. Zaman zaman düşünürüm: acaba Birleşik Krallık Hegemonyası devâm etse idi süreç böyle mi işlerdi?.. Her neyse, bu işin jimnastik tarafı...

Kötü’nün “gayrı medenî kötü” olmaktan, “ideolojik kötü”ye; oradan da “dinsel kötü”ye evrilmenin bedeli ne oldu? Bence esas mesele de bu...

Huntington “medenîyetler çarpışması” olarak ortaya koydu. Hâlbuki aslında târif ettiği “dinler çarpışması”ydı. ABD’nin selefi de İslâmiyete ve Müslüman nüfuslara hoş bir nazarla bakmazdı. Ama Müslüman oldukları için değil; Müslümanlıklarının medenîleşmelerine mâni olduğuna inandığı için. Hâlbuki bugün ABD için bizzat Müslüman olmak “kötü” olmak için yetiyor.

İktisat derslerinde geçer; 16. asırda İngiliz iktisatçı Gresham’ın geliştirdiği; “kötü” paranın “iyi” parayı kovduğuna işâret eden bir nazariye vardır. Bilmem buraya uyar mı? Belki de şu kadarını söyleyebiliriz: Kötü’nün kalitesini düşürmek, İyi’nin de kalitesiziliğine delâlet eder. “Kalitesiz kötü” tarifleri, “kalitesiz iyi” târiflerini doğurur. Neticede “iyi” uçuculaşır; tesirini kaybeder ve dünyâ bugün olduğu üzere fütursuzluk kulvarındaki “kötüler yarışına” kalır….

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.