Yazarlar Küçülenler ve büyüyenler

Küçülenler ve büyüyenler

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Analitik düşünceye kurban ettiğimiz, binlerce yılın kadim hikmeti diyalektiği hatırlayıp biraz temrin yapalım. Diyalektik düşünce aslında çok basit gözüken bir prensibe dayanıyor: Karşıtların bütünlüğü ve birbirlerine dönüşmesi. Bu bakış öncelikle insan tecrübelerinin derin savrulmalarını kavramamızı sağlıyor. Meselâ diyalektik bir akıl yürütmeyle kurbanların nasıl katil, katillerin nasıl kurban; kaybetmişlerin nasıl kazanan, kazananların nasıl kaybeden olabileceğini anlıyoruz. Analitik, her soyutlamasını aynı zaman da lekesizleştirmeye çalışır. Oysa her siyahın içinde büyüyen bir beyaz, her beyazın içinde büyüyen bir siyah "lekeye" işâret eder.

Efltun ve Aristo"su ile kadim filozofya, hem diyalektiğin bilgisini hedefledi, hem de nasıl aşılabileceğine kafa yordu. Hikmetler bu savrulmaların önünün nasıl alınabileceği ile ilgili ilkeler geliştirdi. Bu ilkeler, diyalektiğin savrulmaları karşısında nasıl tutunum sağlanabileceğini vaz eder. Buna ahlâk da diyebilirsiniz. Kadim ahlâklar bir şekilde diyalektiğin bilgisi ile donanmıştır.

Modern analitik ise diyalektiği reddetti. Bunu derin feodal geçmişi ve skolastik gelenekleriyle kendisine Batı diyen bir dünyâ yaptı. Her kategoriyi karşıtından soyutladı ve mutlaklaştırdı. Buna göre iyi, iyiden; kötü ise kötüden ibarettir. Siyah mutlak bir siyah; beyaz ise mutlak beyazdır. Haklılar ezelî ve ebedî olarak haklı, haksızlar ise yine ezelî ve ebedî olarak haksızdır. Bu kategoriler, saf ve öz kategoriler olarak karşıtları karşısında sızdırmaz zırhlarla zırhlanmıştır. Diyalektiğin bilgisiyle donanmış kadim ahlâk karşısında,bu bilgiyi raddeden analitik ahlâk elbette daha tutunumsuzdur.

Halbuki yaşananlar yine diyalektiği haklı çıkarıyor. Fark, bu durumu karşılayacak zihinsel hazırlığımızın olmamasıdır. Geleneksel dünyâda, her diyalektik savrulma,insanları bir şekilde hikmetle buluştururdu. Ama bugün o hikmetlerden çok uzak düştük.

Modern dünyâda her saflaştırma(saflaştırma) ve yalıtma girişimi kaçınılmaz olarak bir küçülmeyi ve yalnızlaşma tecrübesini de beraberinde getirdi. Saflığın mutantan bir söylemle yüceltilmesi bu sonucu görmemizi engellememelidir. Batı, kendisini Doğu"dan ayrıştırdı. Böylelikle kendisini büyüteceğini ve egemen kılacağını sandı. Ama bugün Avrupa"nın hâl-i pür melâline bir bakalım. Yabancı düşmanlığının, benmerkezciliğin önünün bir türlü alınamadığı, nüfûsunun kâhir ekseriyeti üzerinden huysuz bir yaşlılık yaşıyan, kendi imgesinde çürüyen bir Avrupa"dır bu. Avrupa Birliği bu imge üzerine kuruldu. Sözümona kendisini büyütmekti bu. Oysa sonuç fiili bir küçülme oldu.

Bütün bunlardan daha düşündürücü olan, dışarıda bırakılanların, mazlumların , aşağılananların hâlidir. Modern dünyâda onların payına bırakılan tepkiselliktir. Bu tepkiler, karşı çıkışlar, mücâdeleler; hattâ zaferler, acı bir biçimde onların târihsel durumlarını pekiştirdi. Ayrışmış bir dünyâda hiçbir durumun kurulu hiyerarşinin dışında kalamayacağını unutmamak gerekiyor. Anlı şanlı 1917 Devrimi, Rusları tüketime aç bir büyük kütleye dönüştürdü ve o zamanlar karşı çıktıkları kapitalist sisteme biraz daha mahkum etti. Çin Devrimi, Vietnam zaferinden geriye ne kaldı Allah aşkına? Vietnam"ın esâmesi bile okunmuyor. Çin"de ise kapitalist ilişkiler, en otoriter ve acımasız bir şekilde bizzat Komünist Parti tarafından müesseseleştiriyor.

Bütün bunları, şu günlerde yaşadığımız İsrâil mezâlimi üzerinde düşünmek için dile getirdim. İsrâil küçülmenin, zavallılaşmanın doruklarında. Küçülen Batı ise İsrâil"e destek çıkarak bu küçülmeye ve zavallılaşmaya ortak oluyor. Üstelik bu defa sadece susarak, göz yumarak değil, alenen destek çıkarak. Arap dünyâsı malum ölü toprağına kapanmış durumda. Bir önceki savaşta Filistinlilere destek olan Hizbullah ve İran"dan maşaallah henüz tıs çıkmadı. Bu odakların hepsi de çürümüş durumda. Bölgenin çok uzağındaki onurlu Lâtin Amerika ülkelerinden gelen desteklerin dışında bir tek Türkiye, daha öncelerde bu konulardaki kötü sicilinin aksine diri bir şekilde Filistinlilerin arkasında duruyor. Bu bir yalnızlıktır. Ama çürümüş bir kalabalık karşısında yarına kalacak anlamlı ve onurlu bir yalnızlık.... Realpolitik karşısında moralpolitik bir duruş....

Pekiyi bunun sonu ne olacak? Elbette bu diri duruşla önemli derecede bir risk alınmış oluyor. Ama korkunun ecele faydası yok. Kastettiğim de zaten bu değil. İsrâil, siyonist çılgınlığının en uç boyutlarını zorluyor. Kaybedeceği çok âşikâr. Ama, bu çılgınlık İsrâil"i zora sokuyor. Çünkü artık gideceği başka bir yer yok. Ben Mezopotamya"nın geleceği konusunda yazmış olduğum yazıdaki iddiama bağlıyım. İsrâil orta vadede dönüşecek ve daha mâkûl bir siyâsete kavuşacak.. Türkiye"ye düşen ise, bu dönüşüme kadar dirâyetli duruşunu sürdürmesidir. Elbette haklıyız. İçimizi ısıtan haklılığımız. Burada önemli olan verilen tepkilerin basirete kavuşturulmasıdır. Elbette çocukların, kadınların öldürülmesi insanları isyan ettiriyor. Ama tepkiler aklın denetimine verilerek sürdürülmeli. İsrâil konsolosluğuna saldırmak, etrafı kırmak dökmek, tıpkı 1980"lerde İran"da olduğu gibi basmaya ve işgale yeltenmek, İsrâil bayrağı yakmak, Yahudi soyuna küfür etmek sadece bizim dirâyetimizi sabote etmektir. Yâni saygın ve medenî bir tepkinin yerine bu tarz eylemlerle bizim de küçüleceğimizi hesaplamak zorundayız. Siyonizm ile Yahudiliğin aynı şey olmadığını bilmek zorundayız. Bunu, A.B.D"de yürüyen ve İsrâil"in siyâsetlerini lanetleyen binlerce Yahudiyi kaybetmemek için yapmalıyız. Ama daha önemlisi, bunu bizim de şehidimiz olan Rachel Corrie için yapmak zorundayız. Savaşın en acımasız olduğu günlerde Boşnaklara, "Düşmanımıza bir borcumuz var: Adâlet" diyebilen büyük insan Alija İzetbegoviç"i şu aralar hatırlamak için o kadar çok sebep var ki....

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.