Yazarlar Millet egemenliğinden halk egemenliğine (1)

Millet egemenliğinden halk egemenliğine (1)

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Coğrafya, bütünlüklü bakışın en önemli değişkenlerinden birisidir. Doğrusu Türkiye Cumhuriyetinin de yer aldığı coğrafya, daha kadim ölçekte Roma toprağıdır. Türklerin Yakın Doğu macerası, ister içinde büyüyerek ve özdeşleşerek; ister küçülerek ve ondan koparak Roma topraklarının târihsel kültürel kodları üzerinde şekillenmiştir. Bu durumu çok da yadırgamamak ve kompleksli bir şekilde karşılamamak gerekir. Çünkü Roma, nominal olarak aşağı yukarı bin yıllık bir târihtir. Müesses dünyasıyla Doğu Akdeniz, Yakın Doğu, Bereketli Hilâl diyelim, bu coğrafyanın Balkanlardan başlayıp, Anadolu"yu, kısmen Kafkasya"yı ve Mezapotamya"yı içine alan bir coğrafî ölçekte şekillenmiştir. Nominal ömrüyle 1000 sene, yâni 10 yüzyılı ikmâl etmiştir. Aktüel kültürel bağlamda ise halâ yaşadığını gösteren çok sayıda âmil vardır.

Siyâsal kültürümüzde Roma"nın izleri elbette birincil düzeyde iktidar ilişkilerinde sürülmelidir. Bu ilişkilerde kimin iktidar kimin muhalefet olduğundan daha önemli olan, bu ilişkinin mâhiyetidir. Bu mâhiyet, iktidar ilişkileri olarak anılır ve içine doğrudan veya dolaylı olarak içine hem patriçiler olarak tanınan muktedirleri, hem de plebler olarak bilinen muhâlifleri alır.

Patriçilerin, yâni havass"ın dünyası hikmet-i hükûmet düşüncesinin ayıcalıklarıyla temellendirilmiştir. Yâni, hükümet etmenin hikmetleri ne tam olarak ilâhiyata; ne de dünyevi ölçekteki bir değişkene oturtulabilir. Hükûmet etmenin hikmetleri kendinden beslenir ve sâdece kendi içinde kendisine karşı sorumludur. Demos ya da populus olarak halk, bu dâireye giremez. Nihâî tahlilde demos"un görevi, bu hikmetlerden nasibini almış olan ayrıcalıklı bir oligarşiye destek vermek ve ona hizmet etmekle sınırlıdır. Bu, ilişkinin kağıt üzerindeki karşılığıdır. Oysa, fiiliyatta, patriçiler ile plebler arasındaki ilişkiler bu sertlik üzerine oturmaz; yumuşar. Bu yumuşama müesses dünyanın geliştirdiği tanımların ya da koyduğu kuralların, içerdiklerinin ötesinde; dışında; hatta zıddında yorumlanmasıyla sağlanır. Sert metinler, içinde sayısız yumuşatıcı kimyanın kol gezdiği bir hayat havuzunda yumuşatılır; hatta çürütülür. Görünmez kurallar, öngörüleri ya da hesapları bir anda boşa çıkartır. Osmanlı târihi bu inceliklerin başta sanatlar olmak üzere çok sayıda seçkin örneği ve temsili ile yüklüdür.

Modernlik tecrübesi hükûmet etmenin hikmetlerini yeniden tanımladı. Bu tanımın ilk ayağı Roma mirâsından devşirildi: kânunîlik (habeas corpus).. Ama ikinci ayak, Roma"da çok sınırlı bir karşılığı olan başka bir ölçüyü gündeme getirmiştir: meşrûiyetin halk ile temellendirilmesi. Yâni artık hükûmet etmenin hikmetleri, kendisinden beslenen bir şekilde değil, halk irâdesine dayandırılacak ve ona hesap vermekle mükellef kılınacaktır. Nihâyet üçüncü ayak; kânunîlik ile hukûkîlik arasındaki farkın belirtilmesi ve ikincisinin baskın kılınmasıdır.

Modernliği bu dönüşümler îtibârıyla kutsamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bu dönüşümler elbette her târihsel deneyimde olduğu kadar sorunludur. Ama bu sorunların tartışılmasının ahlâk ağırlıklı bir siyâset felsefesinin nâzik terimleriyle yapılıyorsa anlamı olabileceğini düşünüyorum. Değilse onların derhâl siyâsallaştırılmasının ancak faşizme destek sağlamak anlamına geleceğini unutmamak gerekir.

Türkiye Cumhuriyetinin pratikleri gözetildiğinde ilk ilke açısından bir boşluk olmadığını herkes görebilir. Selçuklulardan başlayarak devletli bir târih, kanunlu yaşamanın birikimine de işaret eden bir göstergedir. Bu birikimin elbette mutlak olmadığını, azınlıkta da kalsa, yer yer kânunîlik ilkesi ile anılmayacak geleneklere sahip alt coğrafyaların varlığını da teslim etmeliyiz. Özellikle göçebelik ile tanımlanan geleneklerde zorunlulukların ya da gerekliliklerin, yasaların yerini alabildiği söylenebilir. Ama Türkiye, ardındaki muazzam medeniyet geçmişiyle elbette bir kabileler ülkesi değildir.

Türkiye son yarım yüzyılda, çok sancılı olarak da olsa meşrûiyet ölçütünü de yakalamaya muvaffak oldu. Bu kazanım aşağıdan gelen uzun boylu bir mücâdele ile değil; rejim sorununda düğümlenen bir elit-içi mücâdelenin fonksiyonu olarak tecelli etti. 19.Yüzyılın sonu ile 20.Yüzyılın başlarında yaşanan gelişmeler Kalemiye ile Seyfiye"nin ittifak ederek, yüzyıllar boyu bir parçası oldukları, başat özneleri Saltanat ve Hilâfet olan Saray Toplumu"nu tasfiye etmesiyle sonuçlandı. Bu yapılırken, ayağa kaldırılan kavram "millet egemenliği"dir. 1920"lerde dile getirilen hâkimiyet-i milliye ilkesi, siyâsal kültürel târihimiz açısından çok önemli bir adımdır. Zâten, tartışmalar bu ilkenin içinin yeterince doldurulup doldurulmadığı, lâyıkı veçhile yorumlanıp yorumlanmadığı ile ilişkilidir. Ama bu kavram kullanılırken nüanslar dikkate alınmamıştır. Özellikle Meclis içi tartışmalarda II.Grup tarafından ateşli bir şekilde savunulan millet egemenliği, aslında yer yer halk (demos) vurgusunu taşıyordu. Yâni, aslında "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" derken II.Grup, "halk egemenliği" ile "millet egemenliği" arasında kalan bir yeri işâret ediyordu. I.Grup ise millet egemenliğini, sâdece temsil düzeyinde kullanıyordu.

Siyâsal düşünce târihine âşina olanlar, "millet egemenliğinin", "halk egemenliğinden" çok farklı olduğunu bilir. Halk egemenliği, Rousseaugil esinlenmeleri taşırken, millet egemenliği Sieyesgil bir bakışın ürünüdür.

Siyâsal temsil tarihimizdeki algılamalara ve sorunlara önümüzdeki yazıda devam edeceğiz…

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.