Yazarlar Âsayiş berkemal, rezalet berdevam

Âsâyiş berkemâl, rezâlet berdevam

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

"Târihi halklar yapar" sözü, târihin kısm-ı âzamı için sözkonusu değildir. Evet, yüzyıllar boyu "köleler" ya da "köylüler" kıyam etmiş; lâkin bunların dramatik etkilerinden başka bir şey kalmamıştır geriye. Târihçi Hobsbawn, Sosyal İsyancılar ve Devrimciler başlıklı çalışmalarında bu farkı çok güzel ortaya koyar. Zâten ustası Karl Marx"ın çok berrak bir biçimde ortaya koyduğu üzere; kapitalizm, feodal bir yapıda oraya buraya savrulmuş, kendi arasında iletişimsiz ve bilinçsiz bir köylü isyancılığının aksine, kentlerde yığınlaşıp yoğunlaşmış bir kütle olarak işçi sınıfının devrimciliğini mümkün hâle getiriyordu.

Gelin görün ki, ortaya bir başarı hikayesi çıkmadı. Yine Hobsbawn, "Dünyâ Nasıl Değişir?" başlıklı çalışmasında, Marx"ın, en ileri, dolayısıyla en keskin çelişkilerin yaşandığını düşündüğü İngiltere"de, bunun çok sınırlı bir etkisinin olmasının yarattığı hayrete değinir. Marx"ın ideolojisi, İngiltere"ye göre daha geri ilişkilerin yaşandığı Almanya ve İtalya gibi ülkelerde daha fazla destek buldu. Hoş, buralarda da başarı sağlanamadığını görüyoruz. I.Genel Savaş öncesinde zirve yapan bu güç, II.Genel Savaş sonrasında hızla gerilemiştir. Meselâ Gramsci"nin Hapishâne Defterleri, bu başarısızlığın sebepleri üzerine bir denemedir. Sözde sosyalist Devrim, Marx"ın yüzüne bile bakmadığı Rusya, ve daha sonraları Çin gibi geri yapıların, daha önemlisi köylülüğün baskın olduğu yerlerde yaşandı ve kapitalist sömürüye rahmet okutan bir zorbalıkla bitti. Merkez kapitalist ülkelerde ise kazanan, işçi sınıfının kapitalist dünyânın ilişkileri içinde evrimci bir güç elde etmesini savunan Bernsteincı İkinci Enternasyonal rûhu oldu. II.Genel Savaş sonrası Keynes ekonomisi, yeniden bölüşüm üzerinden işçi sınıfına "kaybedecekleri" bir dünyâyı kazandırdı. Orta sınıflar güçlendi. Mavi yakalıların durumu, çalışma koşulları hızla iyileştirildi. Devrimci sendikacılığın yerini, pazarlıkçı bir sendikacılık aldı. Komünist Partiler ya güçten düştü, ya da gücü belli bir düzeyde kireçlendi. Aslında 1970"lerde, Berlinguer ve Marchais gibi önderlerin Avrupa Komünizmi olarak bilinen ve güçlü komünist partilerin sistemle uyuşumunu dile getiren açılımı bir yenilginin teslim edilmesinden başka bir şey değildir.

1980"lerde olgunlaşan yeni kapitalizm, ağır ve yoğun sinai yapıları çözdü. Üretim, özellikle de demode ve ağır riskler taşıyan üretim sektörleri düşük işçi ücretlerinin geçerli olduğu yarı-merkez ve kenar ülkelere aktarıldı. Yâni Batı kendi dünyâsını, târihsel "kir ve paslarından" arındırmış olmaktadır. Bu arınma, ekonomipolitik ile kültürpolitik"in yer değiştirmesiyle sonuçlandı. İlki sahneden çekilirken, ikincisinin yıldızı yükseldi. Yeni kapitalizm, mühendislik birikimleri, ileri; bir o kadar da insafsız bir işletme (management) disiplini ile buluşturuyor. Yüksek teknoloji, tüketim odaklı hizmetler sektörü ile harmanlayan yeni merkez kapitalizm, bütün kirlerini yarı-merkez ve kenar dünyâya boca ediyor. Kalan ve tasfiyesi pis zor işlerde ise, sınırlı olarak göz yumulduğunu düşündüğüm yasa ve insanlık dışı bir trafik üzerinden Batı"ya ulaşabilen göçmen işçiler istihdam ediliyor.

Bugün emek dünyâsı, bütün çilesiyle feodal nitelikli bir kapitalizm içinde alabildiğine dağılmış ve iletişimsiz hale getirilmiş durumdadır. İçinde yaşadığımız dünyâ, feodalite ile kapitalizmin ileri bir sentezidir. Sermâye kendisini sıkı bir küresel örgütlülüğe kavuştururken, emek kütlesi un ufak edilmiş ve örgütsüzleştirilmiş durumdadır. Bugün emek dünyâsı merdiven altı dünyâlarda, feodal taşeron sistemi içinde her zaman olduğundan daha fazla savunmasız ve en ağır sömürüye açık durumdadır. Fazla söze gerek yok. Bütün bunların sağlamasını, moda dünyâsının seçkin zârif mamulleri ile; onun üretimini yapan Pakistan, Bagladeş, Hindistan gibi ülkelerdeki insanlık dışı sefâlet manzaralarının fotografik farkını teslim ederek yapabiliriz.

Sözü edilen dönüşümün siyâsete yansıması, özlü bir insanlık durumu olarak doğrudan değil, üzerine çekilmiş kültürpolitik asfalt yüzünden dolaylı ve o derecede de sakat bir şekilde gerçekleşiyor. Meselâ göçmen işçi sorununa dönecek olursak, işsizliğin fonksiyonu olan yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın hedefi haline getiriliyor. Garip olan bu özlü insanlık durumunun gündeme gelmesi için kazâ ve cinâyet gibi olayların yaşanması gerekiyor. Değilse, ne bakan ne de gören var. Türkiye"nin kültürpolitik kavgaları içinde, Soma"daki kazada da olan budur. Bu acı kaza kültürpolitik asfaltı bir yerinden patlattı. Ama yüzlerce işçinin ölümü, önce medyatik bir acıma nesnesi hâline getirildi; daha önemlisi eski ve yeni orta sınıfların arasındaki kültür kavgasına âlet edildi. Elbette asfalt yamanacak; herşey unutulacak. Âsayiş berkemâl, rezâlet berdevâm.. Ne hâzin değil mi?....

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.