Yazarlar Tarihin diyalektik cilveleri

Târihin diyalektik cilveleri

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Marxist öğreti, târihin diyalektik yasalarının tesiri altında olduğunu vaz’ eder. Buraya kadar şahsen îtirâzım olmaz. Ama diyalektiğin işleyişi husûsunda teori veyâ öğretinin ileri sürdükleri bana birer basitleme gibi görünür. Kadim bir akıl yürütme olan diyalektikte esâmesi olmayan bir yorumdur bu. Buna diyalektiğin, o devirlerin hâkim paradigması olan Aydınlanma zihniyetinin tesiri altında kalan “sentezci” yorumu olarak baktığımı söyleyebilirim. Tez ve anti-tez çatışmasından bir sentezin doğacağını öngören ve sentezin “daha iyi” ve “daha doğruya” işâret ettiğine inanan bir kavrayıştır bu. Hâlbuki kadim diyalektik, karşıtlar arasındaki savrulmalardan başka bir şey söylemez. Bunun panzehiri ise havass dâiresinde, belki sâdece hakimlerin başardığı kararlılıklardır. Avam, cehâleti sebebiyle karşıtlıklar arasında savrulurken, hakimler öngörüleriyle bu hâllere uzak durur; hayâtlarını “sağlam karar perdelerine” göre akortlayan disiplinler geliştirirler.

Gelin görün ki, târihi hikmetler değil, basitlikler yönetiyor. Bâhusus siyâseti de.. Geleneksel siyâseti hikmetler dünyâsından nasiplenen “adâlet” dâiresi şekillendirirdi. Modern siyâset ise her şeyden evvel “adâlet” fikrini merkezden çıkardı. Dahası modern reelpolitik, reelpolitik ile moralpolitik arasında şöyle veyâ böyle denge kuran kadim siyâsetin aksine, Makyavelist ve Hobbesiyen bir manevrayla moral endişeleri reddetti ve dışladı. Diğer taraftan ve hayli çelişkili olarak eşitlik ilkesi üzerinden siyâseti aşağıya, avâma açtı. Kapitalizmin nüfusları merkeze taşıyıp yoğunlaştırmasının çok sancılı, bir o kadar da kaçınılmaz neticesiydi bu. Modern siyâset ikili bir yapılanmaya işâret ediyor. Bir tarafta “yukarıda”, devletlerin, bürokrasilerin yüklendiği reelpolitik; diğer tarafta ise “aşağıdan” gelen ve ideolojilerin formülleştirdiği moralpolitik yüklü talepler var. İstenen siyâsetin arz ve talep dengesinin buna göre sağlanmasıydı. Anglosakson akıl, buna daha ekonomik bir kavram çiftini lâyık görür: Girdiler ve çıktılar…

Pekiyi bu denge sağlanabildi mi? Bâzı kısa sürmüş başarılar hâriç, hayır… 19. asır bir ideolojiler çağı olarak siyâsete çeşitli aşırılıkları yükledi. Modern dünyâda bilgeliklerini muhafaza edenler kaldıysa; muhtemelen olacakları evvelden bilmenin dramatik ifâdesi olan dudaklarındaki tebessüm ile köşelerine çekilmişlerdir. Modern entelijensiyalar ise, artık küçümsedikleri hikmetli düşünüş geleneklerinden kopup, bu aşırılıkları demeti içinde vaziyet almayı îtiyad hâline getirdiler. Reelpolitik, en sıkıştığı yerde savaşları dayatarak bu talepleri geri çevirdi. Güdük çağ 20. asırda ise, beklenen denge hiç değilse “Merkez-Dünyâda” bir dereceye kadar tutturulmuş göründü.. Ama dengenin kurulması, moralpolitik değerlerin karşılık bulmasıyla değil; tam tersine bunu taşıyan avamın, sistemik bir disipline sokulması ve bunun karşılığında maddî mânâda ödüllendirilmesiyle sağlandı. Bu maddî ödüllendirmeler, moralpolitik arayışları törpüledi. Rutinleşme, itaatli ve rahat yaşayış tutkusu (konformizm) ve etliye sütlüye karışmamak (pasifizm) 20. asrın baskın değerleridir. Liberal demokrasiler, sosyal demokrasiler ve reel sosyalizmler ise bu sözüm ona “dengenin” markaları olarak tescillendi. 1968 Rûhu, bu gidişâta gençlik ateşiyle karşı çıktı. Umutsuz bir başkaldırıydı bu ve her tarzı şiddetle ezildi. Aldo Moro’nun katli, Che’nin bir dağ köyünde, Baader-Mainof çetesinin hapishanede infâzı aynı sürecin dramatik boyutlarıdır. Woodstock ise Çiçek Çocuklarının zaferi değil, fişi çekmeden evvelki son büyük âyini olarak görünür bana.

21. asır ise moralpoltik’in dirilişi olarak başladı. Duvar’ın yıkılması bunun milâdıdır. Liberal canlanma çifte tesirli olarak bunun paradigmasını oluşturdu. Bir taraftan, piyasa güzellemeleriyle beşerin en hayvânî güdülerini kutsayan reel ekonomizm olarak liberalizm; diğer taraftan reel demokrasiyi başarmak için kültürel kılcal damarlarda dolaşan ve reel ekonomizmi hafife alan, hattâ onunla barışık olan; siyâsal liberalizm olarak târif görse de bana göre reel demokratizm.. Hayek, Mises ve Foucault kokteylli bir hâl… Monetarizm ile kültür fetişizminin arasında sarkaçlanan zihniyetler.. Reel ekonomi ile reel demokratizm yüklü aşırılıklar.

Pekiyi nereye geldik? Bugün reel ekonomi iflâs bayrağını çekti. Hâlâ diretenler yok değil; var. “Liberalizm yanlış uygulandı. Yapılması gereken şuydu buydu” gibi konuşuyorlar. Canım biz bunu “reel sosyalizmin yanlışları” üzerine konuşan sosyalistlerden de zamânında çok işittik. Reel demokrasi arayışlarının hediyesi ise Featherstone’un “postmodern kabilecilik”, Alain Minc’in “Yeni Ortaçağ” dediği insanlık durumları. Temsili demokrasiyi reel bulmayan “aşırılık peygamberlerinin”, reel demokrasiyi başarmak ve bu sûretle siyâsal târihi ilerletmek adına başlattığı kampanyalar siyâset öncesi hallerin yaygınlaşmasıyla neticelendi. Zâten artık sesleri, solukları çıkmıyor.

Bugün elimizde sâdece “reel politik” dünyânın sermâyesi; yanısıra ise tekno ütopya ve distopyalar var. Herkes reelpolitik önceliklerin peşine düştü. Masalların saçaklı mantığı aslında her şeyi ne güzel anlatıyor: “Dere tepe düz gittik. Bir arpa boyu yol gidemedik”…

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.