Yazarlar Türkiye"de orta sınıf meselesi

Türkiye"de orta sınıf meselesi

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

İPSOS Sosyal Araştırmalar Enstitüsü"nün yayınladığı son araştırma ve değerlendirme raporu Türkiye"nin iç siyâsetinin geleceği açısından ilginç bir resim ortaya koyuyor. Buna göre, daha ilk bakışta Türkiye"de orta sınıfın hayli şiştiği anlaşılmakta. Eğer, % 18"lik bir dilimi dışarıda bırakacak olursak, aşağı yukarı nüfûsun %80"lik bir diliminin, şöyle ya da böyle, orta sınıflaşma düzeyini tutturduğu görülüyor.

Orta sınıf meselesi, siyâset açısından son derecede önemli bir ölçütü ifâde eder. Bir bakıma, 1970"lerde, orta sınıfın şişmesi, toplumsal ve siyâsal dengenin anahtarı olarak görülürdü. Bu, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin törpülenmesi anlamında Keynesyen paradigmanın en esaslı, belki de nihâî başarısını ve hedefini anlatıyordu. Üçüncü Dünyâ olarak bilinen coğrafyada genç uluslar bu başarının sağlandığı Batı toplumlarına öykünerek, böyle bir hedefi tutturmak için didinir dururdu.

En zenginlerle en yoksulların azaldığı, ama orta sınıfın şiştiğini gösteren tombik şekiller, siyâsal düşleri süslerdi. Bu şekil, özellikle siyâsal sağın, gök kubbeyi saran komünizm hayâletini kovmak için zihninde geliştirdiği bir hayâlet kovucuydu. Ama, bu beklentinin fazlaca samimî bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, modelin hayâtta somutlaşmasının baş koşulu, Keynesçi modelin yeniden-bölüşümcü dinamiklerini harekete geçirmekte yatıyordu. Çekirdek kapitalist ülkelerde, birikimin fazlalığı buna elvermekteydi. Transfer harcamaları yoluyla, bu fazlanın bir kısmını aşağıya aktararak, 19. Yüzyıl"ın sefil işçi sınıfının "hâli vakti" yerinde orta sınıfa dönüştürülmesi sağlanıyor; daha da önemlisi, bu tombik yeni sınıflaşmadan, "üretim fetişizmi- durgunluk-savaş" üçlemesinde rutinleşen kapitalizmin ezeli talep krizi de aşılmış oluyordu. Yâni Keynes modeli, olsa, olsa çekirdek kapitalist ülkelerde tutunumu olan bir modeldi.

İkinci Dünyâ"yı oluşturan reel sosyalist ülkelere gelince, bu modelin eksik eşlediği çok âşikârdı. Tam istihdam ve üretim fetişizmi, reel sosyalist ülkelerde had safhada, meselâ 1970"lerde Samuelson gibi iktisatçıları bile derinden büyüleyerek uygulanmaktaydı. Ama sistemin yeniden bölüşümü söz konusu değildi. Dolayısıyla sistem arz-talep dengesizliği yaşamaya mahkûmdu. İşçi sınıfına sürekli bir perhizkârlık ve sabır ideolojisi aşılanmaya çalışılıyordu. "Hele bir sabredin. Az kaldı. Öyle bir düzey tutturacağız ki, bu sıralar çektiğiniz bütün sıkıntılar unutulacak" deniliyordu. Hattâ diğerkâmcılığın zorlanarak, çekilen sıkıntıların bir sonraki kuşağın mutluluğu olarak geri döneceği işleniyordu.

Üçüncü Dünyâ"da da durum farklı değildi. Bürokratik despotizmler milliyetçiliği devreye sokarak bir kitle mobilizasyonu sağlamaya çalışıyor ve reel sosyalist dünyânınkine benzer olarak sabır ve perhiz öneriyordu. Bu noktada belki göreli demokrasisiyle Türkiye, yeniden bölüşüm konusunda da bazı adımlar atmıştı. Yaygın tarımsal sübvansiyonlar, cılız da olsa sendikal haklar bunun göstergeleridir. Ama bu, pratikte istenen sonuçları vermedi; nepotizm ve patronaj ilişkilerinin konusu oldu ve kaynak isrâfıyla sonuçlandı.

Orta sınıfları güçlendirme ve yaygınlaştırma misyonu; 12 Eylül askerî darbesinden sonra Özal döneminde dillendirildi. Ama bu da bir niyet ya da temenni olarak kaldı. Türkiye bu konudaki hedefleri esâsen 2000"li yıllarda sağladı. İPSOS raporu bunu gösteriyor. Kırsal nüfûsların kentleşmesi 1980-2000 zaman bandında büyük ölçüde tamamlandı. Bu yeni kentli nüfûs, dünyâda yeni sermâye hareketliliklerinden doğan bazı bölgesel aktarım ve birikimlerlerin doğurduğu fırsatlarla eşlendi. Girişimci, yatırımcı, birikimci ve daha önemlisi; tüketici nitelikler kazandılar. 1990"larda günde 2 A.B.D $"nın altında bir gelire sâhip olanların nüfûsta hatırı sayılır bir yeri varken, bugün böyle bir nüfûs hemen hemen yok mertebesine düşmüştür.

Hemen bir not düşelim: Soğuk Savaş döneminde Üç Kutuplu Dünyâ olarak sunulan dünyânın, aslında tek kutuplu bir dünyâ olduğu görülüyor. Önceki yazımızda ortaya koyduğumuz üzere, ekonomik kodların ne kadar belirleyici olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Oysa milliyetçiler ve sosyalistler ölümüne savaşıyordu. Meğer reel sosyalizm ile milliyetçiliğin uç vermesini sağlayan eksik Keynesçilikten başka bir şey değilmiş. İdeolojik bulutlar dağılınca anlaşıldı her şey. Garip; garip olduğu kadar da hazin bir resim bu.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.