Yazarlar Leyla Halid vakasına dair

Leyla Halid vakasına dair

Taha Kılınç
Taha Kılınç Gazete Yazarı

Çocukluğumun geçtiği Mersin’in Anamur ilçesi, ‘taşra’ kavramının her anlamda ifadesiydi: Merkeze uzak, insanların kendi küçük dünyalarında yaşadığı, yerel kültürün baskın olduğu… Babam, kuruluşundan kapatılışına kadar, Refah Partisi’nin ilçe başkanlığı görevini yürüttü. Maddî hiçbir getirisi olmayan (hatta fazlasıyla maddî götürüye yol açan), sadece “dava şuuruyla” yapılan bir işti bu. O dönemde “dava”, para kazandıran ya da makam-mevkie erdiren bir şey de değildi zaten.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Taha Kılınç : Leyla Halid vakasına dair
Haber Merkezi 07 Şubat 2018, Çarşamba Yeni Şafak
Leyla Halid vakasına dair yazısının sesli anlatımı ve tüm Taha Kılınç yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Babamın, her türlü kitaba yer açtığı kocaman bir kütüphanesi vardı. “Her türlü” deyişim boşuna değil. 1980’lerde Müslüman camianın ürettiği her ne varsa, bize bir şekilde ulaşırdı. Sonra, İslâmî dergiler: Cuma, Yörünge, Kadın ve Aile, İslâm, Vahdet, Altınoluk, Mektup… Bunlardan sonuncusunun, aynı zamanda Anamur bayisiydi babam. Bir Akdeniz kasabasında, Mektup dergisinin satış rekorları kırmayacağını rahatlıkla tahmin edersiniz. Her ay sonunda, satılmayan -ama babamın parasını PTT yoluyla İstanbul’a peşinen yolladığı- dergiler, öbek öbek kütüphanemizde birikirdi. Anamur sokaklarında, yoldan geçen vatandaşa Mektup dergisi satmaya çalıştığım günleri bile hatırlarım.

Babamın kütüphanesindeki bütün o kitap ve dergiler, gözlerden uzak bu taşra kasabasına, İslâm dünyasının bütün dertlerini ve gündemlerini taşırdı. “Afgan Cihadı”nı, “Filistin İntifadası”nı, “Hama Katliamı”nı, “Kâbe Baskını”nı ve daha birçok şeyi, çocuk yaşımda o kaynaklardan okudum ilk defa.

Sadece okumakla kalınmazdı elbette. İşin aksiyon boyutu da vardı. Her perşembe akşamı tefsir dersi için bir araya gelen babam ve arkadaşları, biz çocuklar ortalıkta koşuştururken, bir yandan da İslâm dünyasının gündemini tartışırlardı kendi aralarında. Sohbetler ve konuşmalardan, salon toplantılarına ve yıldönümü törenlerine de geçilirdi. Anamur’un tek sinema salonunda Minyeli Abdullah gösterimlerinden tutun, Filistin ve Bosna için düzenlenen -az katılımlı- gecelere, bir avuç samimi mü’min, inandıkları davanın sesi olmaya çalışırdı. “Afgan dağlarında kar kucak kucak” ilahisini söylerken gözleri dolan bir abla vardı mesela; çocukluğumun en unutulmaz simalarındandır.

İlkokulu bitirip de ortaokul ve liseyi okumak üzere İstanbul’a geldiğimde, artık daha farklı bir iklime adım atıyorduk. Hem Türkiye, hem dünya değişmeye başlıyordu. Çocukluğumda içinden geçtiğim “İslâm kardeşliği ve ümmeti” koridorundan artık başımı çıkardığım, okumalarla yeni ayrıntıları da seçmeye başladığım, hafiften tatsız bir dönemdi bu. Tatsızdı, çünkü bazı şeylerin hiç de hayal ettiğim (veya çocukluğumda çizildiği) gibi olmadığını fark ediyordum.

Her şeyden önce, hayalini kurduğum “yekpare İslâm dünyası” yoktu. Hatta düşündüğüm şekliyle bir “ümmet coğrafyası” dahi yoktu. Lisede, hafiften ciddi tarih okumalarıma başladığımda, geçmişin çoğu döneminde yaşandığı üzere, yine paramparça olduğumuzu görmüştüm hayretler içinde. Filistin mesela, sadece “İsrail zulmü”nden ibaret değildi. Filistin içindeki çeşitli fraksiyonlar, bunların biribiriyle mücadeleleri, dünya görüşü ve ideoloji temelli ayrılıklar, İslâm ülkelerinin meseleye yaklaşımlarındaki farklılıklar v.b. yeni okumalarla netleştikçe, karşımdaki manzaranın, muhayyilemde canlandırdığımdan çok daha karmaşık ve kaotik olduğunu anlatıyordu. Aynı şey Afganistan, Suriye, Mısır ve diğer ülkeler için de fazlasıyla geçerliydi.

Bu gerçeklikle yüzleştiğim günden bu yana, içimde sürdürdüğüm bir mücadele var: Mevcut şartların olumsuzluğuna takılıp kalmadan ama gerçeklerden de kaçmadan, ideal kıvama ulaşma yolunda gayretten geri durmamak... Zaman zaman zihnimde canlı tutmakta zorlandığım, ama kesinlikle “en doğru hedef” olduğunu bildiğim bir şey bu. Son günlerdeki yaygın tabirle: “Kızılelma” adeta.

İdeal kıvamdan anladığım da şu: Daha adaletli, daha onurlu ve daha huzurlu bir dünya. Bir Müslüman olarak, mensubu olduğumuz İslâm coğrafyasında hangi olumsuzluklar yaşanırsa yaşansın, her birimizin bu hedefi gerçekleştirmek için çalışma mecburiyeti bulunuyor. Önce manzarayı çok iyi analiz edeceğiz ve malzemeyi göreceğiz; ardından, “Buradan ne çıkarabiliriz?” diyerek yola devam edeceğiz.

Tüm bu satırları, Leyla Halid’in HDP kongresinde Türkiye’yi İsrail’le eşleştiren konuşmasına gösterilen şu tepki nedeniyle yazdım: “Bizim kendimizi paraladığımız Filistin davasının temsilcileri bunlar ha? Artık ümmete de ümmetçiliğe de inanmıyorum! Lânet olsun!”

Dün, İsmail Kılıçarslan Ağabey, “İşte beğendiğiniz Leyla Halid!” diyenlere cevap olarak çok güzel bir yazı yazdı. Leyla Halid’in zaman içindeki değişim ve dönüşümünü, nereden nereye geldiğini, çizgisini ve bu çizgi içinde Türkiye’yi itham edişinin hiç de sırıtmadığını harika özetledi. İsmail Ağabey’in yazısındaki ana fikri, ben de “ümmetçi değilim artık!” diyenlere uyarlayacağım:

Eğer “ümmet” deyince Leyla Halidleri anlıyorsanız, zaten ilk düğmeyi yanlış iliklemişsiniz demektir. Hayal kırıklığına uğramadan ya da öfkelere kapılmadan önce, “ümmet” kavramınızı tutarlı ve gerçeklere uygun bir şekilde revize ederseniz, kalp sağlığınız açısından faydalı olur. Etmezseniz, o zaman ortaya çıkan her “aykırı” açıklamada bir başka köşeye savrulur, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi, nerde duracağınıza kendiniz karar veremez hale gelirsiniz.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.