|
Yazarlar

Doğu-Batı karşıtlığına hapsolmamak için…

04:00 . 26/10/2022 Çarşamba

Yasin Aktay

1966’da Siirt’te doğdu. Siirt İHL’yi 1985’te tamamladıktan sonra ODTÜ Sosyoloji Bölümünde 1990’da lisans, 1993’te Political and Intellectual Disputes on the Academisation of Religious Knowledge isimli teziyle Yüksek Lisans; 1997'de de Body, Text, Identity, Islamist Discourse of Authenticity başlıklı tezle doktora derecelerini aldı. 1992-2012 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir. 2010-2014 yılları arasında Ankara’da bulunan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. TÜBA Üyesi de olan Aktay, halen Yeni Şafak Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yasin Aktay
1979 yılında yayınlanan
Edward Said
’in
“Oryantalizm
” isimli kitabı kısa süre içinde hem Batı hem Doğu akademik dünyalarında konuyla ilgili bütün tartışmaları belirleyen önemli bir etki yaptı. Bu etki konuya bakış açısında, özellikle post-kolonyalizme dair entelektüel arayışlara önemli bir motivasyon ve yepyeni bir bakış açısı sağlamış oldu. O günden bu yana konuyla ilgili çalışmalar ancak onun ortaya koyduğu yeni kavramsal hazneyi, sorunsalları, bakışasını benimseyerek yapılabildi. Geçerken değinelim,
sadece Doğu-Batı meselesinde değil, feminizm ve toplumsal cinsiyet çalışmaları da Oryantalizm kitabından aynı derecede etkilendiler.
Oryantalizmin en önemli problematiğinden biri de “
ben
” ve “
öteki
” temasına dair bilgiye veya bilince yaptığı açılım. Bu noktada İslam toplumu açısından bakıldığında bir “öteki” var etmek, bir ötekiye sahip olmak sorun değildir. Önemli olan “öteki”ni nasıl gördüğümüz, ona nasıl davrandığımız. Ötekini öteki olarak kabullenmek, yani kendimize göre tanımlamamak, yani onu öteki olarak, mutlak öteki olarak bırakmak, tanımlamak suretiyle üzerinde söylemsel bir hegemonya kurmamak…
Denilebilir ki, bu zaten tarih boyunca bütün Müslüman medeniyet pratiğinin en başarılı biçimde sergilediği model olmuştur.
Öteki’ni benim zıddım olarak tanımladığımda veya benim kendi kavramlarımla, kendi kategorilerim ve tasniflerimle bir yere yerleştirğimde, o zaten öteki olarak olmayacak, ancak benim kendi kimlik ve varlık ufkumun bir parçası haline gelmiş olacaktır.
Öteki’ni mutlak öteki olarak bırakma
konusunda İslam uygarlığının sergilediği tenzihçi performans önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların yaşadıkları hayatın sınırları, uygulanmış ve her zaman uygulanabilecek bir tasarım olarak da olsa, içinde Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Sabii ve diğer inanç mensuplarını da barındıran bir dünya olarak resmedilir.
Müslümanlara eninde sonunda bu farklılıkları bertaraf etme yönünde bir hayal kurdurulmuyor.
Buna çok dikkat etmek gerekiyor. Bunu yapabilen başka hiçbir düstur kitabı yoktur.
Oryantalizmi bu noktada sorun olarak görmemizi sağlayan şey Doğu’nun Batılılar tarafından tanımlanması ve öteki olarak bırakılmaması, Doğu’nun ötekiliğinin yok edilmiş olmasıdır.
Yani Batılılar nezdinde Doğu Batılı zihnin üretimi olarak söyleme yansıyor, kendi bağımsız, öteki varlığı kalmamış oluyor.
Hızlı, hareketli, kâşif, erkek, bilgili, meraklı, aktif, çalışkan, açık bir Batı tanımını, yavaş, durağan, gizemli, kadınsı, duygulu, motivasyonsuz, pasif, tembel ve esoterik bir doğu imgesi tamamlar.
Oryantalizm bilgiyi bir tahakküm vasıtası olarak değerlendirdiği için eleştirildiğine göre, buna
oksidentalizm adına öykünmek, aslında özde tahakküme karşı olmamak, aksine günün birinde daha büyük bir mütehakkim olmaya özlem duymak anlamına geliyor
. Oysa oryantalizmin alternatifi oksidentalizm olamaz. Doğrusu bütün güç ilişkileri kendilerine özgü bakış açılarını üretir. Müslümanlar daha güçlü olduğu dönemlerde karşı tarafta bilinmeye, öğrenilmeye değer bir şey bulduklarında bunu zaten alıp öğrenmekten pek yüksünmemiş, tanımlarken yok etmeye çalışmamış, aksine içlerine aldıkları yabancı unsurları kısa süre içinde olduğu gibi bırakmak şartıyla, yani mutlak öteki hukukuna riayet etmek suretiyle içselleştirmişlerdir.
Müslümanların Batı algısında bölgesel veya tarihsel farklılıklar da yaşanmıştır. Endülüs
’ten Avrupa’ya giren Müslümanlar zaten yediyüz yıl boyunca Avrupa’nın sonraki Rönesansına veya Reformlarına esin kaynağı hatta yer yer referans oluşturacak bir yüksek kültür ve medeniyet örneği sergilemişlerdir.
Endülüs ise sadece İslam dünyası veya İslam’ın temel referanslarından taşıdıklarıyla gerçekleşmiş bir medeniyet değil, aksine belki bu temel referansların da isabetli motivasyon ve temellendirmesiyle yabancı kültürlere bir kulağını ve bir gözünü sürekli açık tutan yanıyla gerçekleşmiş bir medeniyettir
. Tabii ki bu yanıyla Endülüs’te ortaya çıkmış bütün felsefi hareketleri (Beytü’l hikme gibi) oksidentalizmin ilk tecrübeleri çerçevesinde de değerlendirmek mümkündür.
Bugünün dünyasında Müslümanlar olarak Doğu-Batı eksenine mahpus kalmadan yeni bir şeyler söylemek gerekiyor.
Yaşadığımız dünyanın artık tamamen Batı medeniyetinin damgasını taşımakta olduğunu bir gerçek olarak kabul etmeden yola çıkılamaz.
Bunu da bir kompleks konusu haline getirmenin artık bir alemi yoktur.
Bir bakıma çatışma Batı dünyasının kendi içinde olmaktadır. Ortada farklı medeniyetlerin veya Doğu ile Batı’nın bir çatışması yok, aksine bir küresel coğrafya içerisinde ve her yerde farklı toplumsal kesimler arasında dünyanın daha adil ve daha insani sınırlara doğru ilerlemesi için bu dünyanın madunları ile zalimleri arasında bir çatışma vardır.
Ebu-‘l Hasan Nedvi
’nin bu konudaki kitabı bence Doğu-Batı eksenli bir dünya algısına getirilmiş en erken ve çok güzel yaklaşımlardan birisidir.
Nedvi
’nin eseri
“Müslümanların gerilemesiyle dünya neler kaybetti?”
sorusu etrafında oluşmuştur. Bu, Müslümanların neden geri kaldığı sorusundan çok öte ve çok komplekssiz bir sorudur.
Müslümanların geri kalmışlığı bir veridir. İnkâr edilemez. Bunun sebepleri üzerinde ayrıca durulabilir. Ama Müslümanların gerilemesinden asıl dünyanın neler kaybetmiş olduğuna bakmak lazım.

Ayrıca, Müslümanların ilerlemesi, güçlenmesi, dünyanın geri kalan kısmının, örneğin Batı’nın aleyhine bir şey değildir. Tabii ki Batı dünyasının zalimlerinin görünürde aleyhine ama mutlak anlamda Batılı halkların lehine olacaktır. Çünkü İslam’ın mesajı bütün insanların lehine mutluluğun kazanılmasını hedefleyen bir mesajdır.

Oryantalizm tartışmaları kuşkusuz Said’in çıkışıyla özdeşleşip onun sistematize ettiği çerçevede ilerlediyse de onunla sınırlı kalmadı. Aslında aynı yıl içinde yayınlanan
Bryan S. Turner
’in “
Marx ve Oryantalizmin Sonu
” başlıklı kitabı onunla çok paralel argümanlara sahip olsa da onun kadar popüler olamadı, üstelik oryantalizme çok içerden bir eleştiriydi.
Salman Sayyid
’in
Tezkire
dergisinde yayınlanan
Post
-
oryantalizm
makalesi bu tartışmanın bir sınırına işaret ediyordu. Yakında yayınlanan ve Ahmet Demirhan’ın başarılı çevirisiyle Türkçeleştirilen Wael b. Hallaq’ın “Şarkiyatçılığı Yeniden Düşünmek: Modern Bilginin Eleştirisi” isimli kitabı da (Ketebe Yayınları, 2020) Edward Said’in bıraktığı yerden sondajı daha derinlere attığını söyleyebiliriz. Tabii konu “öteki”lik olunca
İbrahim Kalın
’ın “
Ben, Öteki ve Ötes
i” isimli kitabının da “
İslam-Batı İlişkileri Tarihine bir Giriş
” olduğunu hatırlatmakta fayda var.
#Edward Said
#Oryantalizm
#Doğu-Batı
#Ebu-‘l Hasan Nedvi
#İbrahim Kalın
3 ay önce
default-profile-img
Doğu-Batı karşıtlığına hapsolmamak için…
Yuvarlak masa sandıktan umudunu kesmiş
Pompeo’nun kitabı
Enflasyon Raporu ve beklentiler
Siyasi iletişimde madde mi; mana mı?
Mayayı nasıl çalalım?