|
Musallada bir sosyolog daha… Vehbi Başer’in ardından

Durumundan haberim vardı. Uzun bir süredir tedavi görüyordu, arada ağırlaşıyordu durumu, nice zamandır aklımdaydı ve ha bugün ha yarın, ha şimdi ha biraz sonra arayayım, halini ahvalini sorayım, varsa haklarımız birbirimize helalleşelim diyordum ki haberi gelmiş oldu. İlk duyduğumda verdiğim kendi kendime verdiğim tepki “aah, geç kalmamak lazımmış, her durumda kervan göçüyor, çok önemsediğimiz yükümüzle, meşgalelerimizle, dünyevi müktesebatımızla, hiçbirinin hiçbir işe yaramadığını aynelyakin gördüğümüz bir şekilde, kalıyoruz dağlar başında.

Doksanlı yılların başından beri tanıdığım, buluştuğumuzda lafın belini kırıp iyi konuştuğumuz, iyi halleştiğimiz, “iyi olarak” bildiğim değerli dostumuz
Prof. Dr. Vehbi Başer
bu dünyadaki çileli yolculuğunu tamamlamış, dâr-ı bekâya irtihal etmiş.
İnsan, yaşadığı sürece tamamlanmamış bir metindir
. Bu metin insan ölmeden tamamlanmış olmuyor, hep üstüne yeni şeyler ekleniyor çünkü ve sonu, yani akıbetinin ne olacağını biraz da ölme anı belirlemiş oluyor.
Oraya nokta konuluyor ve o noktadan itibaren önceki hayat bir bütün olarak şekilleniyor.
Kimi insan yaşadığı dönemde kendi metnini kendisinden öncekilerin müdahalesine fazla imkan bırakmadan belirleyebiliyor.
Diğer yandan insan öldükten sonra da metni yazılmaya devam eder diyenler var.
Öldükten sonra bıraktığı mirasın etkisi her geçen gün yeniden değerlendirilen, yaşarkenki etkisinden daha fazla iş gören insanlar vardır.
Kendisi metinler yazmışsa, bir eser ortaya koymuşsa, bu eserin farklı zamanlardaki farklı yorumları bir insanı ölümünden sonra da değişime tabi, canlı bir şahsa dönüştürebiliyor.
“Türk Sosyoloji Tarihine Eleştirel Katkı”
kitabımın son baskısına vefatlarının ardından bazı sosyologlar üzerine, tam da musalladan bakarak yaptığım değerlendirmelerle ilgili bir bölüm koydum. Biraz da yıllarla birikerek oluşmuş bir liste. Kitabın ilk baskısı yapıldıktan sonra 15-16 yıl içinde vefat eden
Ulus Baker, Hasan Ünal Nalbantoğlu, Mübeccel B. Kıray Şerif Mardin, Hüsamettin Arslan, Fuat Sezgin ve Mehmet Genç
için yapmış olduğum değerlendirmelerin toplamından, ortaya ilginç bir dosya oluşmuştu.
“Musalladan Sosyoloji Okumak”
altında toparladığım bu yazılarda vefatlarının ardından, amel, düşünce ve bilim defterleri kapanmış halleriyle değerlendirmeye çalıştım.
Tabi amel defteri bir yazar, bir düşünür için kapanması kolay olmayan bir şeydir. Sadaka-i cariye
bir yazar, bir bilim adamı, bir düşünür için ortaya koyduğu eserler dolayısıyla çok daha anlamlı bir keyfiyet.
Şimdi musallada yine bir sosyolog var
, ama sadece bir sosyolog değil, aynı zamanda bir dost, bir entelektüel bir dava insanı, yetiştirdiği öğrencileri üzerinde eseri görünen bir akademisyen var.
Onunla ilk tanışmamız, yanlış hatırlamıyorsam, doksanlı yılların başları, 1992 yılıbizim
Vadi Yayınları
nda
Tezkire dergisi
ni beraber çıkardığımız
Ercan Şen
’le Bahçelievlerdeki evini ziyaretimizde gerçekleşmiş. Başkaları da vardı, Alev Erkilet de tabi. Biraz
Tezkire
’nin muhtevası ve planlaması üzerine, ama başta Türkiye’nin ve dünyanın gidişatı üzerine, sonradan epeyce Kur’an’ın çağımızda doğru anlaşılmasının ontolojik imkanları üzerine, modernizm, postmodernizm üzerine derin bir ilk sohbette
“tam, kafam”
diyerek kendisiyle devam edecek bir dostluk niyetini izhar ettiğimi hatırlıyorum.
O sohbetin bir yerinde hepimize dönerek can alıcı bir soru sormuştu:
“bu aralar Allah’la aranız nasıl?”
Sohbetin bağlamı içinde çok anlamlı gelmişti bu soru.
Sahi, ne zaman dönüp yokluyoruz kendimizi bu soruyu sorarak kendimize?
Oysa bütün hayat ait olduğumuz, kendisinden geldiğimiz ve yolun sonunda kendisine döneceğimiz Allah’la arayı iyi tutmaktan geçiyordu.
Onunla konuşuyor muyuz? Yani Kur’an’ı onunla konuşur gibi okuyor, onu hayatımızın rehberi olarak hissediyor muyuz? Allah’la yaşamak, O’nun refakatini sürekli hissetmek, onunla sürekli bir iletişim içinde olmak
. Vehbi hocanın kendine özgü bir yolla sohbetlerinde insanları yüzleşmeye davet ettiği, aynı zamanda kendisinin de sürekli yüzleştiği bir soruydu.
Sonradan sekülerleşme ile ilgili teorik veya ampirik sosyolojik çalışmalarında da bu sorunun muhtemelen ona epeyce yön verdiğini düşünmüşümdür.
Tezkire Dergisi
’nin 12. Sayısında o zamana kadarki muhasebe kabilinden yaptığımız toplantıda da yine aynı soruyu başka bir ifadeyle sormuştu. Dünyalı ve Türkiyeli olmaya dair çizilen projeksiyonlara bir tür “
dünyanın bize gelişi
”ne verdiğimiz bir cevap olarak alabilirdik ama ona göre “
bir de Tanrı’nın gelişi vardır.
Bu geliş her gelişin içinde meknuz, her gelişin üstünde ve her gelişle birlikte bize doğru bir geliştir. Müslümanlar giderek daha dünyalı ve dünyevi bir bakış açısına yöneldikçe Tanrı’nın gelişi yerine tiranların veya barbarların gelişiyle boğuşmak zorunda kalıyorlar”.

Allah’la arayı sürekli kontrol eden bir dikkat, Tanrı’nın gelişine, ayetlerine, uyarılarına, mesajlarına sürekli açık bir kalp ve zihin, hem Kur’an’ı hem de yaşadığımız dünyanın yitiğinin nerede aranması gerektiğine dair bir endişe alanını oluşturuyordu.

Vehbi Hoca
’nın sosyolojik pratiği daha çok şifahi bir sohbet ortamlarında kendini ifade yolu bulabiliyordu.
Dersleri ve yönettiği tezler, danışmanlığını yaptığı öğrencilerle uzun uzadıya sohbetleri
karakteristik özelliklerindendi. Onlarla hiçbir zaman resmi bir hoca-öğrenci mesafesinde kalmadan evini açarak aynı zamanda akademik üretimi bir aile üretimine dönüştürüyordu. Bu sohbetlerle öğrencilerinin ufkunu epeyce besleyişi, onların içindeki hakikatleri açığa çıkarma yolunda giriştiği düşünce serüvenleri
onu akademinin Sokratik geleneğine daha fazla yaklaştırıyordu
. Bir başka açıdan da kendini bir vesileyle bir yazısında tanımladığı şekliyle
o, küçük taşrada, tanıdığı yüzlerden ibaret bir “aşina dünya”nın sıcaklığı ile yoğrulmuş bir insandı.
Yazı, bu aşinalık içinde sözü gereğinden fazla öteleyen ve erteleyen bir ortamdı. Vehbi hoca
için söz burada ve şimdi samimiyetle yakalanan bir hakikat paylaşımıydı. Böylece hem sohbet-ağırlıklı kişiliği dolayısıyla hem de aşırı mükemmeliyetçi olarak bilinen titizliği dolayısıyla çok az yazıyordu. Doğrusu
Hacettepe Üniversitesi
nden
Beşir Atalay
’ın rektörlüğündeki Kırıkkale Üniversitesine geçtikten sonra yaşanan 28 Şubat sürecinden itibaren mesleki hayatında hiç durulmayan sıkıntıları ve gerilimleri de onun kendi metninin oluşumunda oldukça belirleyici olmuştur.

Sosyolog istihdamı üzerine bir yazısında, “Burası Türkiye’dir ve akademisyenler sadece kendi aristokratik payelerinin gerektirdiği şeylerle ilgilenme ve kendi ömürleri kadar, kendilerine sağlanan sosyal imkanları da bu uğurda sarfetme ayrıcalığını, akademik özerklik sanmaktadırlar. Durkheim’ın ifadeleri ile soralım öyleyse: “Hangi toplum, sosyal bir yarar üretmeyen insani etkinlikleri kurumlar oluşturup sonsuza kadar finanse etme lüksüne sahiptir?”” demişti, böylece Türkiye’de akademi dünyasına içerden olabilecek en iyi özeleştirinin kapılarını da aralamış olduğunu düşünmüştüm.

Fikir Coğrafyası
sitesinde hatırı sayılır miktarda yazısı yayınlanmıştır. Bu yazıları ve başka eserleri üzerinden sosyolojiye olan katkıları üzerine epey şey söylenebilir. Bu sözlerinin derlenip toparlanması ve kendisinin yapmakta üşendiği vazifenin ardından yapılması sosyoloji adına eksik bırakılmaması gereken bir kazanım olur.

Vehbi Hoca’ya, Allah’tan rahmet, ailesine ve bütün sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Mekanı cennet, makamı âlî olsun.

#insan
#ölüm
#sosyoloji
#Vehbi Başer
2 ay önce
Musallada bir sosyolog daha… Vehbi Başer’in ardından
Kişi başı gelir ve gelir paylaşımı
Bu yönetmelik düzeltilmezse terör iltisaklılarının işe girmesi kolaylaşır (2)
Aşırı sağın yükselişi Avrupa Birliği’nin sonunu mu getiriyor?
Kültürel inkâr’dan kültürel intihar’a…
CHP ve bitmeyen değişim tartışması