|
Yazarlar

Müzik ve dilin tabiatı ve kökenine dair

04:00 . 5/12/2022 Pazartesi

Yasin Aktay

1966’da Siirt’te doğdu. Siirt İHL’yi 1985’te tamamladıktan sonra ODTÜ Sosyoloji Bölümünde 1990’da lisans, 1993’te Political and Intellectual Disputes on the Academisation of Religious Knowledge isimli teziyle Yüksek Lisans; 1997'de de Body, Text, Identity, Islamist Discourse of Authenticity başlıklı tezle doktora derecelerini aldı. 1992-2012 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyeliği yaptı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir. 2010-2014 yılları arasında Ankara’da bulunan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. TÜBA Üyesi de olan Aktay, halen Yeni Şafak Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.

Yasin Aktay
Dilin nesneleri, varolan şeyleri adlı adınca isimlendirme kapasitesi, yatkınlığı konusunda yapılan tartışmalar bir noktadan sonra o dil adına belli bir milliyetçiliğin konusu olur. Almanlar kendi dillerinin bu vasfa daha fazla sahip olduğunda iddia sahibi olsalar da çok iyi bir Alman olarak filozof
Martin Heidegger
dilin bu özelliğine en fazla sahip olanın eski Yunanca olduğunu söyler. Bir
Logos
olarak dil, aslından uzaklaşmadan, insan varoluşunun en sahih haliyle kendini bulduğu dil olarak
Yunanca
yoğun güzellemeler konu olur Heidegger’de.
Aslında belki dillerin tamamında bu logos özelliği şu veya bu şekilde vardır. İbranice
için de mesela güçlü vurgularla ve örneklemelerle sıkça yapılmaktadır. Arapçanın dil olarak fonetiği ile gerçeklik arasındaki mütekabiliyetin neredeyse birebir olduğuna ve asla tesadüfi olmadığına dair çok geniş bir literatür vardır. Bundan hareketle
kesinlikle diyebiliriz ki, Heidegger Arapça biliyor olsaydı bu özelliği göreceği en iyi dil olarak Yunancada fazla oyalanmazdı.
Bu da belki bir nasip işidir. Arapça kelime olarak kendisi bile gerçekliği en iyi tabir etmekten gelir ve harf harf, kelime kelime gerçekliği fonetik düzeyden başlayarak
ibare
eden bir dil.
Oysa Heidegger bütün diller arasında sadece eski
Yunanca
nın
logos
olduğunu söyleyecektir, çünkü onun ifadeleriyle
tanrıların isimlendirmesine en yakın olan o dildir.
Dilin yapısı ile gerçeklik arasındaki mutabakat gücü, dili logos kılan özelliğidir.
Bu dil her şeyin asıl gerçek bilgisine sahip Tanrı’nın Adem’e öğrettiği isimlerle oluşmuştur
. O yüzden
cennetin dili
bizatihi hakikattir, anlamın tahakkuk ettiği dildir. O dilde anlam ertelenmemiş ve ötelenmemiş, sohbette “huzur” halindedir.
T. Adorno
’nun
Yahudi teolojisi
ndeki “
Tanrı’nın
Adı
” konusunu tartıştığı makalesinde
David Kaufmann
tam da Cennet’te geçerli olan dil düzeyinde hakikatin nesnenin öz temsili olduğunu, onun kendini açığa vuruşu olduğunu söyler. Buna göre
hakikat, şeylerin yalın varlığı olarak, Âdem’e özgüdür ve Âdem’in adlandırma pratiğiyle bağlantılıdır.
Aynı şekilde
Walter Benjamin
için de “... cennet, sözcüklerin iletişimsel anlamı ile henüz mücadele etme gereğinin olmadığı bir durumdur. Adlandırma ediminde fikirler yönelim olmaksızın sergilenir... bütün özler, yalnızca görüngülerden değil, özellikle birbirlerinden tam ve eksiksiz bir bağımsızlık içinde var olurlar”.
Dil, yaşadığımız faniler dünyasında tabiatı itibariyle burada olmayan şeylere
yönelimli
hale gelir.
Biz konuşurken kullandığımız sözcüklerde veya cümlelerde o an yanımızda hazır olmayan başka yerlerde ve zamanlarda olup biten şeyleri anlatırız yani.
Böylece isim ile müsemma arasındaki bağ cennetten uzaklaşma ölçüsünde birbirinden kopar, uzaklaşır.
Kaufmann
,
Adorno
’nun bu tema üzerindeki duruşunu kendi Yahudi teolojisini felsefeye taşımasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak ele alır.
Tanrı’nın Adı’nı anmaya dair Yahudi teolojisinde bir kısıtlama vardır
. Bu kısıtlama kendilerine bu ismin zaten hiç verilmediği midir, yoksa Tanrı adını uluorta anmayarak Tanrıya gösterilmesi gereken bir saygı adına mıdır? Yahudi ilahiyat geleneğinde bu soru elbette bir hayli tartışılmıştır.
Ancak Ad’ı anma üzerindeki kısıtlama ile dil ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerine yürütülen felsefe arasında ciddi bir bağın olduğunu söyler Kaufmann
. Bu da aslında Yahudi teolojisinin dil felsefesi üzerindeki doğrudan etkisi olarak ele alınabilir. Hatta Adorno’nun müzik ile dil arasındaki meşhur karşılaştırmaları da
Tanrı’nın Adı
’na dolaylı bir yaklaşım çabasının bir ifadesi olarak alınır.
Dil bir ses olarak kendisinden başkasına yönelimlidir.
Kendisinden başkasını ifade eder, onu çağırır, ona gönderme yapar; burada olmayan, şimdi bulunmayan bir şeye.
Oysa Müzik bir ses olarak, notalar dizimi olarak, kendi anlamına bizzat kendisi sahiptir ve hiçbir yere yönlendirmez, burada ve şimdi kendini temsil eder.

“Müziğin dili, yönelmişliğin dilinden oldukça farklıdır. Onun teolojik bir boyutu vardır. Söylemesi gerekeni, eşzamanlı olarak açığa vurur ve gizler. İdesi, şekil verilmiş tanrısal Ad’dır. Mitten arındırılmış, etkili büyüden kurtulmuş duadır. Anlamları iletmeye değil, Ad’ı canlandırmaya yönelik, her zamanki gibi başarısızlığa yazgılı insani çabadır.”

“Yönelimsel dil mutlağı dolayımlamak ister; oysa mutlak her özgül yönelimde dilden kaçar, özgül yönelimlerin her birini ardında bırakır çünkü tek tek her biri sınırlıdır. Müzik, mutlak olanı hemen bulur, ama keşif anında kararır, tıpkı çok güçlü ışığın insanın gözlerini kamaştırması, çok iyi görülebilecek şeyleri görmeyi engellemesi gibi… Müzikle yönelimler kırılıp parçalanır, kendi kuvvetlerinin etkisiyle dört bir yana dağılır ve Ad’ın düzenlenişinde yeniden bir araya gelir” (Adorno, Müzik ve Dil, Cogito sayı 36, 2003).

Kauffmann, Adorno üzerinde bu değerlendirmelerinden sonra tam da felsefede hermenötikten postyapısalcılığa, metafizik karşıtlığına kadar bütün tartışmalarda bu reddedilenin aslında Ad (Tanrı’nın Adı) olduğunu söyleyecektir.
Adı anmaya karşı bu duyarlılığın doğrudan Yahudi teolojik hassasiyetiyle ilgisi vardır.
Metafiziğin, nesnelciliğin, sözmerkezciliğin felsefi dil ve söylemdeki reddedilmesi ile Yahudilikteki
Tanrının Adı
’na dair kısıtlamanınsa birbiriyle bir koşutluk içinde olduğunu da ekleyecektir.
“Felsefe, Ad’a –tümel ile tikel arasında gelecekteki o uzlaşmaya– doğru, o uzlaşmanın henüz gerçekleştiğini yadsıyarak, sözcük ile şeyin, tümel ile tikelin örtüştüğü şeklindeki ideolojik iddiayı yalanlayarak yaklaşır.
Demek ki, felsefe, Ad’ı söylemeyi reddetmede, Yahudilikle koşutluk içindedir.
Yasağı yalnızca bir ret sorunu olarak görürsek, felsefe ile Yahudilik arasındaki analojininyanlış olduğunu öne sürebiliriz.
Yahudiler Ad’dan kutsallığını ihlal etmek istemedikleri için söz etmezler; felsefe ise addan henüz yeterli olmadığı için, henüz Ad olmadığı için söz etmez
” (Kaufmann, 2003: Adorno ve Tanrının Adı, Cogito Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe özel sayı 36. ss. 170-183).

Demek ki neymiş? Bazı felsefi tartışmaları daha iyi anlamanın yolu ilahiyattan geçiyor. Tabi ki bizde zaman zaman nükseden ilahiyatı felsefeden arındırmaya dönük hevese prim üreten bir yol olmadığını söylememiz gereksiz.

#Dil
#Felsefe
#Aarpça
#Yunanca
#Yahudilik
#Heideger
2 ay önce
default-profile-img
Müzik ve dilin tabiatı ve kökenine dair
Avrupa’nın korkusu boşuna değil: Avrupa, İslâm’a gebe…
Enerjide Türkiye Yüzyılı Zirvesi
Kafkasya ısınıyor
Beyaz bir kağıt
Kılıçdaroğlu’ndan SADAT’A Goebbels teknikleri ile seçimler öncesi ortalığı karıştıracak KAOS suikastlar uyuyan hücreler iftirası mı?