|
İltisaklı ürün boykotunun iktisadi analizi

İsrail iltisaklısı firmaların ürünlerine yönelik boykot çağrısına yetmez ama evet demiştim. Çünkü iltisaklı firma ürünleri boykotuna İsrail’in “ciğerini sökmek” için asıl faizciliği eklemek gerektiğini düşündüğümü ifade etmiştim.

Bir taraftan da kendi içinde boykot eylemi bugünkü haliyle amaca ulaşmış olacak ki marketlerde iltisaklı firma ürünlerinin büyük indirim etiketleriyle teşhir edildiği görülüyor. Tabii indirimler biraz da boykotun mukavemetini kırmak için iltisaklı firmaların karşı hamlesi anlamı da taşıyor. Zaten her boykottan fiyat kırıp pazar paylarını artırarak çıktıklarını iltisaklı firmalar kendileri söylüyor.

Bu sefer kim üstün gelecek göreceğiz ama öngörü için birazcık iktisadın yardımı dokunabilir.

Öncelikle bilinecek olan; boykotun hedefindeki ürünlerin piyasasının oligopol olduğudur. Oligopol bir eksik piyasa durumudur. Bu tür piyasada az sayıda firma hassas bir ihtiyatlılıkla rekabet iştahlarını fiyat dışındaki alanlara yönlendirir. Aslında kapitalizmde rekabet denilen olgu yalnız ve sadece fiyat üstünedir. Ve oligopolde firmalar fiyat rekabetinden mümkün mertebe kaçındığından rekabet ortamı sürtünmesiz görünebilir. Ancak gerçekte fiyat rekabeti yoktur denemez. Oligopolde fiyat yapış biçimi tam rekabet piyasasından farklıdır, bazen gözden kaçırılan yönü de budur.

Tabii oligopol kartelleşebilir ve bu halde biraz önceki iyiniyetli yorumum ortadan kalkar.

Oligopolde piyasa çeşitli yöntemlerle mıntıkalara ayrılır. Mıntıkasını ayırmakta en başarılı olan ortaya referans fiyat koyar ve tekelci görünüm engellenir. Fiyat rekabeti değil ama kıyası oluşur. Fiyat rekabeti oluşmadığı sürece oligopolde kar marjı tatmin edicidir.

Eğer oligopollü piyasada fiyat rekabeti oluşursa rakipler tüm güçlerini tüketip kendilerini yok edecek kadar işi ileri götürebilir. Fiyat rekabetinden işte bu yüzden kaçınılır.

Teorik olarak oligopollü piyasalarda her rakibin belli bir dayanma gücü birikmiştir ve fiyat rekabeti oluşsa dahi genellikle yok edici seviyeye ulaşmadan süreç içinde sönümlenir. İktisatta bu durum dirsekli talep eğrisi ile açıklanır.

Fakat gerçek hayatta her rakibin dayanma gücü olmayabilir. Firmalardan birinin fiyatı sürekli aşağı çekip sürdürecek gücü varken rakiplerinin buna dayanacak güçleri yoksa durum değişir. Fiyat indirimine giden firma, pazar payını artırabilir hatta ileri götürürse rakiplerini batırıp tekel olabilir.

Fakat böyle olması için indirim yapanın talebinin artıp diğerlerinin talebinin düşmesi gerekir.

Boykot durumu bundan farklı gelişmelidir. İltisaklı firmaların talebi artırmıyor olacağından teorideki durumun meydana gelmesi beklenmez.

Örneğin bugünkü durumda iltisaklıların talepleri düşmüyor ve hatta artıyorsa işte o zaman boykottan büyüyerek çıkma tezleri oligopol dinamikleri gereği doğrulanır. Yani pazar payları artar. Böyle bir riskten iltisaklı olmayan yerli firmaların korunması gerekir. Bunun da bilinen tedbirleri var. Piyasa bu süreçte izlenmeli ve müdahale gerekirse yapılmalıdır.

Mesele de değinmek istediğim ikinci bir iktisadi olgu daha var; enflasyon.


MARKETLER Mİ FİYATI İNDİRİYOR, İLTİSAKLI FİRMALAR MI?

Malum son dönemde enflasyonla mücadele söylemi ücret artışlarının önüne geçti. Tabii ki amacı bu değil ama boykot bu noktada bir rol oynayacak gibi görünüyor. Geneli gıda, hijyen ve diğer zaruri ihtiyaç ürünü olan boykot ürünlerine getirilen indirim ve bunun neden olacağı rekabet etkisi Türkiye’de enflasyon verisini umulmadık şekilde farklılaştırabilir. Önümüzdeki aylarda beklentilerin altında enflasyon gerçekleşmeleri ortaya çıkarsa şaşmamak gerekir.

Boykotun bu boyutunu ölçmek zor olacaktır. Çünkü marketlerin, Ticaret Bakanlığı’nın çalışmalarıyla girdiği genel indirim kampanyasından bu etkinin ayrıştırılıp analiz edilmesi kolay değildir. Ama iktisat literatürü için ilginç bir tartışmanın böylece ortaya çıkmış olduğunu söylemek isterim. Teori yapmayı bırakıp piyasaya dönersem; marketlerin indirim sözlerini, iltisaklı firmaların stratejisine kesiştirip çiğnememelerini tavsiye ederim. O iş ayrı bu iş ayrı… Bu tavsiye marketler ziyadesiyle çıkarcı oldukları için gelişen bir hanehalkı refleksinin ifadesidir, bunu da söyleyeyim.

Kayıtdışından kayıt içine dönüş gayrısafi yurtiçi hasılayı sıçratabilir

Ekonomi yönetiminden 2024’te vergi gelirlerinin önemli ölçüde (%70+) artacağına dair gelen yönlendirmeler alt gündemde önemli yer tutuyor. Çokları kolaya kaçıp durumu ilave vergi artışı geleceği şeklinde yorumluyor. Hâlbuki hükümetin tavrı, vergi artışına değil, toplama performansına odaklanıyor gibi.

Kayıtdışılığın hızla azalacağı bir dönemin şekillendiğini anlıyorum. Biraz deprem kaynaklı bütçe açığının kapatılması üzerinden, biraz uluslararası sermayenin cezbedilmesi için daha ölçülebilir bir ekonomi sağlanması üzerinden okunabilecek bir süreç bu.

Literatürde kayıtdışı varlığın 200 milyar doları bulabileceği tahmin edilir. Faturasız alışveriş, ev içi üretimin ölçülemeyen kısmı gibi çok çeşitli unsurlarla açıklanan bu varlığın bir kısmı kayıt içine alınmaya zorlanacak. Bir de enflasyon muhasebesinin 2024 yılında vergi performansını artırması söz konusu.

Hatırlanırsa OVP’de yer alan %4’lük 2024 büyüme tahmini enflasyonla mücadeleye rağmen piyasa tarafından agresif bulunmuştu. Oysa en tutturulabilir tahmindi…

Hatta bilakis Türkiye ekonomisi artan vergi performansı ve devam eden deprem harcamaları etkisiyle 2024’te beklentilerin epey üzerindeki seviyelerde büyürse sürpriz olmaz, diye düşünüyorum.

#Ekonomi
#Politika
#Yusuf Dinç
7 ay önce
İltisaklı ürün boykotunun iktisadi analizi
Bilge Çocuk dergisi ya da uzaya akan ırmaklar
Mucizeye yolculuk: O dağ orada duruyor!
G-20 ülkelerinde ekonomik büyüme performansı
Sanayide yavaşlama belirginleşiyor!
Çözülen Avrupa