Yazarlar28 Şubat darbesi ve yıkımı

28 Şubat darbesi ve yıkımı...

Yusuf Kaplan
YusufKaplanGazete Yazarı

28 Şubat postmodern darbecileri nihayet yargılandı ve aralarında dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Karadayı ile 1. Ordu Komutanı, Batı Çalışma Grubu’nun başaktörlerinden Çevik Bir’in de bulunduğu 60 kişi müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 

28 Şubat sadece postmodern / örtük bir askerî darbe değildi. Toplumun, ruh köklerini yerle bir eden, İslâmî duyarlıklarını tanınamaz hâle getiren, ayartıcı “irtica tehdidi” numarasıyla İslâmî kimliği bastırarak etnik kimlikleri kışkırtan, dolayısıyla ülkeyi bölünmenin eşiğine getiren ürpertici bir darbeydi.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Yusuf Kaplan : 28 Şubat darbesi ve yıkımı...
Haber Merkezi 01 Aralık 2017, Cuma Yeni Şafak
28 Şubat darbesi ve yıkımı... yazısının sesli anlatımı ve tüm Yusuf Kaplan yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

28 ŞUBAT KÜRESEL BİR PROJEYDİ!

28 Şubat, toplumun ruh dünyasını tarumar eden, zihin haritasını parçalayan, İslâm’la ilişkilerini çarpıklaştıran ve  hâlâ süren derin, örtük ama açık darbelerden daha yıkıcı izler bırakan bir darbeydi.

Türkiye, 28 Şubat sürecine sürüklenmeseydi, 15 Temmuz darbesine maruz kalmazdı. 

28 Şubat, Soğuk Savaş’ın bitirilmesinden sonra 1990’larda küresel sistem tarafından başlatılan İslâm’la postmodern savaş stratejisinin bir uzantısıydı.

Küresel sistemin, 1970’lerden itibaren Fas’tan Malezya’ya kadar İslâmî siyasî, entelektüel, kültürel söylemlerin İslâm dünyasının omurgası hâline gelmesi üzerine başlattığı postmodern / örtük bir savaş stratejisiydi...

Terör diye bir heyulâ icat edildi, İslâm terörle özdeşleştirildi. Küresel sistem, İslâm’la değil, “terörle savaşıyoruz” diyerek, İslâm’ın yükselişini durdurmak aracıyla başlatmıştı bu İslâm’la postmodern savaş sürecini...

Strateji, doğrudan İslâm’ı hedef almıyordu; İslâmî oluşumları hedef alıyordu. Sağ gösterip sol vurmak istiyordu. 

Bu stratejinin adı, “İslâm’a Karşı İslâm” savaşıydı. 

İslâm’a karşı İslâm stratejisiyle üç proje adım adım hayata geçirilmek isteniyordu.

Birincisi, biraz önce de, değindiğim gibi, İslâm’ın terörle özdeşleştirilmesi hedefleniyordu.

Burada iki amaç gözetiliyordu: Önce, dünyanın İslâm’dan nefret etmesi, sonra da Müslüman toplumların İslâm’dan uzaklaştırılmaları amaçlanıyordu.

Tam bu noktada ikinci proje devreye girdirildi: Paralel dinler icadı.

İki tür paralel din icat edilmeye çalışıldı.

Birincisi, iki asır önce Vehhâbilikle başlatılan neo-selefīlik üzerinden şiddete sürüklenebilecek hâricî mantığı icat edildi ve hâricî mantığı, tarihte ilk defa Müslüman toplumların omurgası hâline getirildi.

İkinci olarak da, Hindistan’da Kadiyânîlikle başlatılan, Türkiye’de ve küre ölçeğinde FETÖ ile nihâî noktasına ulaştırılan “ılımlı İslâm” projesiyle İslâm’ın protestanlaştırılması, yani ruhunun yok edilmesi, hayattan uzaklaştırılması, dinin bireysel bir inanç meselesine indirgenerek İslâm’ın küresel sistemin zorbalıklarına, haksızlıklarına meydan okuyan direnç noktalarının kırılması, hormonlu Müslümanlar icat edilmek istendi.

Ölümü göstererek sıtmaya razı etmek hedefleniyordu...

Üçüncü proje ise, İslâm dünyasında Sünnî-Şiî çatışması icat edilmeye çalışılacaktı...

İslâm’a Karşı İslâm stratejisinin bu üç ayağı da büyük ölçüde başarılı oldu, ne yazık ki!

28 Şubat süreci, işte küresel sistemin İslâm’a Karşı İslâm stratejisinin bir uzantısıydı...

28 Şubat’ın aktörleri, “irticayla savaşıyoruz” diyerek bin yıl süreceğini söyledikleri postmodern bir darbe yaptılar.

Küresel sistemin postmodern / sinsi yöntemlerle İslâm’la savaştığı bir süreçte, 28 Şubatçıların “irtica tehdidi” numarasıyla, toplumun kardeşliğinin, ülkenin birlik ve bütünlüğünün yegâne sigortası, toplumun en büyük ortak paydası, İslâmî kimlik ve duyarlıklar aşındırıldı; etnik kimlikler kaşındı... Böylelikle, PKK’nın önü açıldı, Türkiye bölünmenin eşiğine yuvarlandı. 

EN BÜYÜK DARBE, EN BÜYÜK YIKIM!

Küresel sistemin lordlarının “İslâm’ı küresel sistemin önündeki en büyük tehdit” olarak ilan ettikleri ve alelacele Soğuk Savaşı bitirdikleri bir süreçte, bu ülkenin yapması gereken şey, İslâmî kimlikleri ve söylemleri hedef tahtasına yatırarak tarumar etmek değil, aksine, güçlendirecek adımlar atmaktı.

28 Şubat postmodern darbesiyle, İslâmî kimliklerin ve söylemlerin hedef tahtasına yatırılması, Türkiye’yi dimdik ayakta tutan omurgayı çökertti, tutkal’ı yerle bir etti. 

Toplumda, İslâmî kesimler de dâhil hızlı bir sekülerleşme süreci başlatıldı: Kur’ân kursları, İmam Hatip Liseleri (İHL), İslâmî kimlik ve söylemler aşındırıldıkça, etnik bilinç ve kimlikler inanılmaz bir patlama yaşadı.

Böylelikle hem PKK’nın teorik temelleri atılmış hem de ılımlı İslâm projesinin hizmetkârı FETÖ’nün önü alabildiğine açılmış oldu.

Sonuçta canlı, diri bir görünüm arzeden, 1980’lerde ve 1990’larda zirve noktaya ulaşan İslâmî entelektüel yönelimler kurutuldu; kitap ve dergi yayıncılığına büyük darbe vuruldu.

Ardından gelen sefih, vulger popüler postmodern kültür, hayatın her alanında sefih sekülerleşme biçimlerini patlattı!

AK Parti iktidarının köklü fikrî ve kültürel altyapısının olmaması, uygulanan liberalleşme programları, İslâmî kesimlerin hızla sekülerleşme süreçlerinin, konformizmin, oportünizmin eşiğine sürüklenmesine yol açtı.

28 Şubat darbesi, toplumun İslâmî kimliğinin aşındırılması sürecinde topluma çok büyük bir darbe vurdu; diğer darbelerin hepsinden daha yıkıcı sonuçları oldu.

28 Şubat darbecilerinin yargılanması, 20 yıl sonra da olsa olumlu bir gelişme elbette. Ama bu adımın, hâlâ 20 yıldır içerde olan mazlumların serbest bırakılmaları, hâlâ haklarını tam olarak alamayan mağdurların haklarına kavuşabilmeleri gibi adımlarla daha ileri noktalara götürülmesi gerekiyor.