On altıncı yüzyıl Rönesans düşünürlerinden, İtalyan Niccolo Machiavellinin fikir babası olduğu ve dünyanın birçok yerinde çarkları döndüren 'Amaca giden her yol mübahtır' mantığı öyle bir mantıksızlık örneğidir ki, temelleri iyi niyet ve ulvî amaçlarla atılan şeyleri bile, bir süre sonra tepetaklak edip, tamamen ters bir istikamette yol almasını sağlayabilir. Bugünlerde yaşadığımız birçok hadise, bu _kefesi olmayan terazi_ sisteminden çıkma/çakma değil midir zaten?
Mısırla başlayabiliriz mesela, bir adamın otoritesinin devamı için, içeriye tıkılıp ölüme mahkum edilen binlerce insandan söz edebiliriz. Sonrada, adaletten yoksun dünyamızın adalet temsilcileri/dağıtıcıları ve Ortadoğunun neredeyse her bölgesini aralarında paylaşmış ve sömürüyor vaziyette olan ama her şeye rağmen, ısrarla üç maymunu; görmedim-duymadım-bilmiyorum'u oynayan Avrupa ülkelerinden dem vurabiliriz…
Evet, bir adam için binlerce adam; Bir Sîsî için binlerce temel taş ve Suriye de hâkeza; Bir Esed için yüz binlerce yaşam. Fakat burada, koskoca bir dramdan önce bir ironi gizli; O bir adamlar, sahiden adam mı? Bu, cevaba muhtaç bir soru değildir zannımca…
Makyavelist düşünce
Bir de İsrail var tabii, dini, kendi perspektifinden süzülen bir ideoloji haline getirmiş ve 'kutsal topraklar' sevdasıyla, önüne ne çıkarsa ezip geçen çarpık bir zihniyet var… Aslında böyle dememek lazım, sonuçta barış müzakereleri(!) yapıldı değil mi; hem Filistin'e geçen sene tanınan hakta var, bir dakika ne hakkıydı, tamam hatırladım: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından verilen 'üye olmayan gözlemci devlet' hakkı tam bir komedi. Ortada, 'Filistin halkı' diye bir şey kalmadıktan sonra neyin müzakeresi; zaten 'mağduriyetin başrolünü oynayan' Filistin'in neyi gözlemleme hakkı ise… Rapor olarak, kendi ezilmişliğinden başka neyi sunabilir ki tiyatronun sahiplerine? Neyse, çok takılmayalım bu konulara; alt tarafı, birilerinin ulvî amaçları için feda edilen canlar, ırklar, milletler falan işte, mühim değil! Nitekim gündemden düşüp, haber değerini yitirince geçip gitmez, unutturulmaz mı böyle vakıâlar, tarihe gömülmez mi?
Bu makyavelist düşünce yapısının temsîlini, Üstad Bediüzzaman ne kadar vecîz bir şekilde yapmıştır: 'Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye(yakmaya) çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum, dokuz cani olsa yine o gemi hiçbir kanun-u adâletle batırılmaz…' (Mektûbat, Yirmiikinci Mektub)
Hakkaniyetli temyiz
Üstad mektubun devamında, birbirlerine iman ve İslam'la bağlı bulunan mü'minlerin, kendilerinde mevcut bulunan mâsumâne sıfatlarının, eser miktarda bulunan câni sıfatları yüzünden görmezden gelinmesinin yukarıdaki temsîl hükmünde ve bunun gaddar bir zulüm olduğundan bahseder.
Öte taraftan 'prensipsizlik'ten başka hiçbir prensibi olmayan bu algının üyeleri dört bir yanda, insan vicdanı ve aklıyla dalga geçedururken biz gelelim Türkiye'ye… Ya da gelmeyelim zira Türkiye'nin canı, bu sıralar pek fazla yanıyor; ummadığı taşlar yarıyor Türkiye'nin başını. Öyle alışılmışın dışında ki bazı şeyler ; 'Düşmanımın düşmanı dostumdur' düsturundan yola çıkılarak, hedefe giden her ne varsa basamak haline getiriliyor ve isimlerinin bile aynı cümlede yer alması mümkün olmayan şahısları, yan yana, omuz omuza görür oluyoruz. Millet ise tüm bunlara tepki olarak, her şeyi yeniden tanımlama ve bildiğini sandığı şeyleri tekrar sorgulama yoluna gidiyor. Umalım ki bu sorgulamalar, hakkâniyetli bir temyizle netleştirilsin ve daha fazla kimsenin canı yanmasın.