Gündelik siyasetin toplumun kıymet verdiği değerleri tüketmesi nadir rastlanan bir durum değildir. Serinkanlı siyasi mücadeleden uzaklaşıldığı, siyasi partilerin kalıcı, iyi çalışılmış programlar yerine tribünlere oynamayı yeğlediği dönemlerde bu hastalık iyiden iyiye kendini gösterir. Hele tartışmaların kızıştığı anlarda en kutsal kavramlar ''tribünleri ikna malzemesi'' haline getirilerek öğütülür. Elbette siyaset dilinin yerlerde sürünmesinden –siyasetçiler dahil- herkes rahatsız ancak bu sorunun güzel tavsiyeler ve ricalarla giderilemeyeceği de aşikar. Bir bütün olarak siyaset kurumunun üzerinde siyaset yaptığı zemini sorgulaması, siyasi partilerin kullandığı sorunlu dilin toplum nezdinde alıcı bulamayacağı seçmen profilinin oluşması ve toplum-siyaset ilişkisinin sahici çerçeveye oturması gerekmektedir.
Bununla birlikte meselenin sadece hakaret, argo, küfür içerikli konuşmalar ve fiziksel saldırılarla sınırlı olmadığını, daha rafine bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.
''YERLİ'' BİR SİYASET DİLİ
İçinden çıktığı toplumun dilini bilen siyaset; onun tarihini, coğrafyasını, edebiyatını, şiirini, toplumsal çeşitliliğini ve hayallerini de bilen siyasettir. Tam yüz yıl önce yaşadığımız travma sadece ''Kadim Devlet''in yıkılmasına, coğrafyamızın küçülmesine neden olmadı, aynı zamanda bize ait mefkureyi, tahayyülü de alıp götürdü. Kendi dünyamızı kurabilmek, kendimize ait bir dünyadan bahsedebilmek ya da içinde bizden de bir şeyler bulunan bir dünya ihtimalini konuşabilmek bahis mevzuu bile değildi. Yapılması gereken birilerinin yaptıklarını yapmaktan ibaretti. Bu yaklaşım birçok alanda olduğu gibi siyasetin de üzerine oturduğu zemini, kullandığı dili ve ufkunu belirledi.
Uzun süren bir sessizliğin ardından AK PARTİ ile birlikte; yoğun bakımdan çıkan, hayati fonksiyonlarını yeniden kazanan ve dünyada olan biteni anlamaya, müdahil olmaya çalışan derin hafızanın canlandığını müşahade ediyoruz. Komisyonculuğa dayalı, üretim ilişkilerinden uzak ekonomik anlayış, çıkar eksenli dış politika, sadece ritüellerden oluşan askeri yapı ve dünyayı 780 bin km.kareden müteşekkil gören sığ kafa terkediliyor. Artık ''yerli'' bir siyaset ortaya koyabilmek için gereken derin tefekkür, bağımsız duruş, sağlam irade ve cesaretli adımlara sahibiz.
Öğretilmiş kalıplarla düşünen ve konuşanlar için yerlilik, bir adaptasyon süreci gerektiriyor. Toplum üzerine konuşan her kesimin ithamlardan, körler-sağırlar diyaloğundan uzaklaşması ve ülkeyi inşa sürecine katkı verebilmesi için bu adaptasyon şart.
Tarihsel süreç ve toplumsal ak(l)ışkanlık, coğrafya gibi cetvelle çizilip bıçakla kesilemiyor. Derin hafıza, vakti gelince canlanıverip hadiseler üzerinde etkisini gösteriyor. Bu hafızayı oluşturan tarihsel olaylar ve inanç dünyasına ait kavramlar referans gösterilerek güncel hadiselerin yorumlanması hem dünün hem de bugünün yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Firavun, haman, mulaane, mubayene, biat kültürü... Her biri ayrı çağların hadiseleri, farklı zeminlerin sembolleri olan bu kavramlar, anlam zemininden koparılarak güncel siyasete boca edildi.
BİATSA BİAT
''Biat''kavramı da bu yaralayıcı süreçten nasibini alanlardan. Başta anamuhalefet partisi olmak üzere yelpazenin solundaki, sağındaki tüm siyasetçilerin ağzından bir yaftalama/karalama aracı olarak ''biat kültürü'' sözünü duyar olduk. Bu kavramla iktidar mensuplarının, liderlerinin yaptığı her türlü uygulamaya, söylediği her söze aklı bir kenara bırakarak kayıtsız şartsız itaat etmeleri kastediliyordu. Bu kullanım; temelde ''dini alan''ın akıl dışılığını mündemiç ve bundan mülhem bireysel donanımı, eğitimi, sosyolojik tezahürü ne olursa olsun dini alan görünürlüğü taşıyan herkesi akıl/çağ dışı gören pozitivist yaklaşımın çok iyi bilinen bir biçimiydi.
Hadi ideolojik dünyası itibariyle solun sağ/muhafazakar/dini literatüre uzaklığını mazur görelim ama yılların sağ cenah siyasetçilerinin dahi ''biat kültürü'' kavramını benzer biçimde kullanması en hafifiyle ''yerlileşememek''le izah edilebilir.
Biat kavramının Arapça aslı bey''at''tir. Bey''at ise bey'' yani alış-veriş kökünden gelir. Kelimenin ıstılah manası yönetenle yönetilen arasında karşılıklı kabule dayalı yönetim hakkının devridir. Kavram, ''görüşülüp konuşulan, üzerinde anlaşmaya varılan bir hususta el sıkışmak suretiyle, konuşulan hususların yerine getirileceğine dair karşılıklı taahhütte bulunmak'' anlamında kullanılır. İslami literatürde ''müslümanların Allah''ın hükmüyle/doğal hukukla hükmetmesi için gerekli vasıflara sahip birine itaat edeceklerine dair söz vermeleri, muhatabın da sorumluluklarını eksiksiz yerine getireceğine dair topluluğa söz vermesi'' anlamında temel bir kavram olarak kullanılagelmiştir.
Biat, Hz. Peygamber''e nispet edildiğinde hem dini hem siyasi bir anlam içermekteydi. Nitekim ''Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah''a ve Resûlü''ne biat edin/icabet edin (Enfal Suresi)'' ayetinde kastedilen dinin emirlerine itaat etmektir. Hz. Peygamber''in önemli dinî-siyasi olaylar öncesinde veya İslamiyet''i kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat aldığı bilinmektedir. Buna örnek olarak Akabe biatlerini ve Rıdvan biatini verebiliriz. Üç Akabe görüşmesinde de genel olarak şu konular üzerinde biat gerçekleşti: Allah''a hiçbir şeyi ortak koşmama, hırsızlık etmeme, zina yapmama, çocukları öldürmeme, kimseye iftira etmeme, ma''ruf(ortak iyi) olanda Hz. Peygamber''e itaat etme.
İslamın ilerleyen dönemlerinde biat kavramı daha çok siyasi bir mahiyet kazandı. Çünkü Hz. Peygamber''in vefatından sonra mutlak manada itaat edilecek dinî bir otorite yoktu. Hz. Peygamber hayatta kaldığı müddetçe Allah''ın halifesi iken, ondan sonra gelenler ne Allah''ın ne de Rasulullah''ın halifesiydi. Nitekim Hz. Ebu Bekir''in ''Rasulullah''ın halifesi'' yerine ''emirü''l-mü''minin'' tabirini seçmesi bu yüzdendir. Emirü''l-mü''minin, yani toplum adına toplumu idare etme yetkisine sahip olabilmek için, idare edilenlerin idare edenleri özgür iradeleri ile seçmesi ve kabullenmesi gerekir. İşte biatın siyasi anlam kazandığı yer burasıdır ve biat bu seçimi/kabulü ifade eder.
Hz. Peygamber döneminde biat, Rasul''e itaat etmek, dini hükümlere bağlı kalmak, dört halife döneminde ise daha çok devlet başkanını seçmek anlamında kullanılmıştır. Emevilerle başlayan saltanat döneminde ise sultayı ele geçiren şahsa bağlılık sunmak anlamı yaygınlık kazanmıştır. İradenin tamamen devre dışı bırakıldığı ve zorlamanın olduğu bu duruma biat demek elbette mümkün değildir.
Biat, bir ''İslami narkozlama'' kurumu değildir. Seçmenin, seçtiği yöneticisini ''aktif takip etmesi''ni ifade eder. Belirlenen hukuki zeminin korunması için tek tek her bireye sorumluluk yükler. Biat edene; yöneticinin, ülkenin tarihi birikimine, toplumun genel taleplerine, beklentilerine ve kamuoyu önünde deklare ettiği vaatlerine uygun biçimde uygulamalar ortaya koyup koymadığını izleme sorumluluğunu verirken yöneticiye/biat edilene de bu istikamet üzere hareket ettiği sürece seçmenin/biat edenin kendisini desteklemesi isteme hakkını verir.
Biatleşme, bireyden örgütlü sivil topluma kadar her kesimin, ülke yönetimine katkı vermesinin hukuki zeminini temin ederek onu seçimden seçime oyunu kullanarak gerisine karışamama ademiyetinden kurtarır. Seçilerek gelmiş olsa da sadece yöneticilere değil her bireye sorumluluk yükleyerek bütün bir toplumun ülke yönetimine katkı vermesinin imkanını oluşturur. Batı demokrasisi terminolojisiyle bunun ''katılımcı demokrasi''den başka bir şey olmadığı açıkça ortada.
Basmakalıp düşünce ve yaklaşımlardan sıyrıldığımız vakit kendi değer dünyamızdan daha nice tecrübenin ve birikimin bugünün siyasetine, toplumsal sorunlarına ışık tutabildiğini görebileceğiz. Yeter ki Cemil Meriç''in ''deli gömleği'' dediği ideolojilerin daraltıcı etkilerinden kurtulabilelim.