Gökyüzü Çocukları

Hasan Ali Yıldırım
Gökyüzü Çocukları

İranlı Mecid Mecidî'nin 'Gökyüzü Çocukları' adlı filminin Oscar'a aday gösterilmesi, gözleri yeniden İran sinemasına çevirdi. Cihan Aktaş yazısında, Mecidî'nin filmlerini merkeze alarak İran sinemasına değiniyor ve bu sinemanın dünya çapındaki üstün başarılarının sebeplerini anlatıyor.

CİHAN AKTAŞ

İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin Beççeha-i Asuman (Gökyüzü Çocukları, 1997) isimli filminin Oscar'a aday gösterilmesi, devriminin 20. yılını kutlayan İran'da sinemanın gösterdiği beklenmedik gelişmeyi yeniden gündeme getirdi. Gerçi 1987'de de Emir Nadiri'nin Devende (Koşucu) isimli filmi Oscar'a aday gösterilmiş ama İran yönetimi bu filmi Oscar jürisine sunmayı kabul etmemişti. Daha sonra bu film Amerikan ve İngiliz şirketleri tarafından satın alındı ve Batı ülkelerinde birdenbire İran'da kaydadeğer bir sinemanın bulunduğu farkedildi.

O yıllarda Batı festivalleri, genellikle İran'ın sosyal gerçekçi filmlerine ilgi gösteriyorlardı. Sonraki yıllarda festivallerde postmodern sinema akımına karşılık gelen irfani sinema ilgi çekti. Giderek tecrübe ve özgüven kazanan sinemacılar yeni bir sinema dili keşfetmeye mecbur kalarak, 90'lı yıllarda daha özgün eserler vermeye başladılar. Bu sinemacılar arasında Mecid Mecidi, maneviyatın, varlığın ve yaratılışın tasviri gibi bir temayı işlediği filmler yaptı. Bu yönetmenin filmlerinde, İran'da yirmi yıldır tartışılan dini sinemaya ilişkin idealleri hiç de "dini formlar" kullanmadan gerçekleştirdiği söylenebilir.

Yüzyılımıza hakim olan kültürün özelliklerinden biri, çocukluğa yapılan aşırı vurgudur. Bu aşırı vurgunun yanında, kültür ve sanat alanlarında ticarileşme, çocukların dünyasını tehdit ediyor.

En büyük filozof: Çocuk

Mecidi, Tahran'da 1969'dan beri faaliyette bulunan Çocukların ve Gençlerin Düşünsel Eğitimini Geliştirme Merkezi çevresinde yetişen, "Merkez Sinemacıları" diye tanınan bir sinema çevresine mensuptur. 1959 Tahran doğumlu olan Mecidi, sinemaya 1982'de Tocih (Açıklama) filmiyle başladı. Çeşitli filmlerde oyuncu olarak yer aldı. Bedok isimli filmiyle 1992 Fecr Film Festivali'nde, son filmi Tanrı'nın Rengi (Reng-i Hüda) ile 1999 Fecr Festivali'nde en iyi film ödülünü kazandı.

Merkez'in en kıdemli yönetmeni Kiyarüstemi, çocukları dünyanın en büyük filozofları olarak kabul ettiğini söylüyor ve ekliyor: "Ancak bu filozoflara yakınlaşmayı mümkün kılan ilim hiç bir üniversitede öğrenilemez." Mecidi'nin filmleri, onun bu ilme vakıf ve çocuksu bir bakışa sahip nadir yönetmenlerden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Yüzyılımıza hakim olan kültürün özelliklerinden biri, çocukluğa yapılan aşırı vurgudur. Bu aşırı vurgunun yanında, kültür ve sanat alanlarında ticarileşme, çocukların dünyasını tehdit ediyor. Maddi değerler ve refah talebi bugün sadece zengin Batı ülkelerinde değil, yoksul ülkelerde de yoksulların insani değerlerini muhafaza edebilmelerini güçleştiren bir söylemle, yayılma gösteriyor.

Bu nedenle belki de, maddi açıdan doyuma ulaşan Batı dünyası, kapitalizmin ulaşamadığı çocuk ruhlarının arayışı içinde. Geçen sonbaharda bir Amerikan şirketi, 140 sinemada birden gösterilmek üzere Gökyüzü Çocukları'nı satın almıştı. Gündüz Vassaf bir yazısında, Orta Anadolu'da köylülerin rüyalarını derlemeye çıkan Amerikalı bilim adamlarının amaçlarını irdeliyordu. "Amerikan Rüyası" çocukluğun dünyasını tıpkı sahici rüyaların yitiminde olduğu gibi baskı altına almaktadır. Çocuksu bakış yitirilirken, çocuk kalmak zorlaşırken, rüya kabusa dönüşmektedir.

Devrim sonrasında sinema

Oscar'a aday gösterilen Gökyüzü Çocukları, Merkez Sinemacıları'nın başarılarla dolu tarihinde devrim sonrası sinemacı kuşağın başlattığı yeni bir dönemin göstergesi ve İran çocuk sinemasını dünya çapında kabullendiren bir film olarak değerlendiriliyor. İki kardeş arasında paylaşılan bir sır etrafındaki dayanışmanın konu edildiği Gökyüzü Çocukları'nın kahramanları, yoksul bir ailenin Ali ve Zehra isimli çocuklarıdır.

Filmin konusu şöyle özetlenebilir: Dokuz yaşındaki Ali, sekiz yaşındaki kızkardeşi Zehra'ya ait ayakkabıları tamirciden alıp eve dönerken manava uğramıştır. O sırada manavın önünden geçen eskici, başka eşyaların yanında yanlışlıkla ayakkabıların bulunduğu bu torbayı da el arabasına atar. Ali bütün aramalarına rağmen ayakkabı torbasını bulamayarak geç vakitlerde eve döner. Kızkardeşi Zehra'yı, durumu anne ve babasından gizlemeleri, ayakkabıları bulununcaya kadar kendi ayakkabısını paylaşmaları gerektiğine ikna eder.

Ayakkabıyla değişen hayat

O günlerde aile güç bir dönemden geçmektedir çünkü. Yeni doğum yapmış olan anne hastadır, baba işte problemlerle yüzyüzedir ve ev sahibi kira konusunda güçlük çıkarmaktadır. Bu şartlar altında ayakkabı sorununu gündeme getirmenin doğru olmayacağını kabullenen Zehra, ağabeyisinin ayaklarına büyük gelen keten ayakkabılarıyla okula gitmeye başlar. Sabahçı olan küçük kız, öğle olduğunda ayakkabıları Ali'ye yetiştirmek zorundadır. Evlerinin bulunduğu sokağın kuytu bir köşesinde Ali, ayağında terlikleriyle onu bekler ve iki kardeş aceleyle ayakkabılarla terlikleri değiştirirler. Ali koşarak gitse bile okula geç kalmakta, üstelik gecikmelerinin sebebini Müdür Muavinine izah edememektedir.

Telafi edilemeyen hata

Zehra da ikide birde ayağından çıkan büyük ayakkabıları giymek istemediği için ağabeyisine sık sık kaybolan ayakkabılarını hatırlatır, bazen onu olanları babasına söylemekle tehdit eder. Ama Ali her seferinde yeniden ikna eder onu: Zehra babasının şu günlerdeki zor durumunu anlayamayacak bir çocuk değildir ki...

Neticede bir türlü hatasını telafi edemeyen Ali, üçüncüye bir çift ayakkabının verileceğini öğrendiği bir atletizm yarışmasına katılmak için uğraşır. Yarışma sahnelerinde film aynı zamanda, kilişelere düşme tehlikesini atlatmaktadır. Kimse beklemediği ve kendisi de üçüncü olmaya çalıştığı halde Ali yarışmayı birinci olarak tamamlar; çünkü, uzun zamandan beri zamanında okula yetişmek için koşmaktadır. Fakat birincilik Ali'yi mutlu etmemiştir. Kızkardeşi hala ayakkabısızdır ve ortak ayakkabıları yarışmadan sonra giyilemez hale gelmiştir.

Mecidi'nin son filmi Reng-i Hüda (Tanrı'nın Rengi, 1999) ise, âmâ bir çocuğu konu alıyor. Tahran'da âmâ çocukların bulunduğu yatılı okulda eğitim gören çocuk, annesinin ölümünden sonra yalnızlık duygusuna kapılarak, köyde yaşayan babaannesinin yanına gitmek istiyor. Köye vardıktan bir süre sonra baba evlenmeye karar veriyor ama o sırada babaanne ölüyor. Baba, oğlunu bu kez köydeki âmâ marangozun yanına yerleştiriyor.

Küçük çocuğun algıları bu köyde, yaşıtı çocuklarla birlikte tabiatı keşfederken, keskinleşiyor. Çiçekleri koklayarak, bitkilere dokunarak, ağaçlara tırmanarak, Allah'ı tasavvur etmeye çalışıyor. Elleriyle görmeyi öğreniyor. Mecidi, diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de çocuğun Allah'a ilişkin algılarını gerçekçi ve tabii bir şekilde işliyor.

Gökyüzü Çocukları'nın dünya sinemalarında gördüğü ilgi, çağdaş dünyamızın çocuk bakışına ve yoksulluğun asaletine özlemini ortaya koyuyor.

Yargı değiştiren filmler

Mecidi'ye göre İran filmleri, Batı'da İran halkı ve kültürü hakkında oluşmuş yargıların değişmesine tesir etmektedir. Devrimden sonra birçok alanda dünyadan tecrit edilmek istenen ve bazı açılardan bu tecrit politikalarına gerekçe üretmiş olan İran, sinemasıyla sınırları aşıyor. Tahran'da 1986'da yapılan Sinema Gözüyle Din Sempozyumu'nun sonuç bildirgesinde sinemaya verilen önem şu şekilde ifade ediliyordu: "Sinema çağımızın sanatıdır. Tasvir dili dünyanın gelecekteki dilidir ve bu dil bizimle dünya milletleri arasında köprü olacaktır."

Cannes Film Festivali'ne Asya ülkeleri birer filmle katılırken, İran'ın dört filmle katılacağı şeklindeki haber, birkaç ay sonra kapatılacak olan Camea gazetesinde şöyle yorumlanmıştı: "Yaşasın İran sineması! Geçen yirmi yıl içinde dünya çapında kendimizi ifade edebildiğimiz tek alan, sinema!"

Şüphesiz sinema bugün İran'da, sanatçıların kendilerini özgür hissettikleri en canlı ve üretken estetik alanıdır. Bu ülkenin devrimin ardından kendisine konulan sınırları ve dini ya da devrimci gerekçelerle kendi kendine koyduğu bazı sınırları sineması kanalıyla esnetmesi veya aşması, sanatın imkanlarını ve gücünü bir kez daha kanıtlıyor. Gökyüzü Çocukları'nın dünya sinemalarında gördüğü ilgi ise, çağdaş dünyamızın çocuk bakışına ve yoksulluğun asaletine özlemini ortaya koyuyor.