Bence sinema, insanlığın itirafıdır. Sinan Çetin de "Propaganda" adlı filmiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 yıllık tarihindeki garip uygulamalarından sadece birini, usturuplu bir eleştiriyle birlikte, itiraf da etmiştir. Sinan Çetin ile son filmi "Propaganda" üzerine konuşmaya çalıştım. Selahattin Duman'ın söylediği gibi, "Yönetmen, evrensel işleyişin bir döngüsel değil sarmal olduğunu ustalıkla göstermiş. Görsel efektlerde biçimselliği yadsıyarak, bir kısır döngü içinde kalmamış" diye yazılar yazan "entel" sinema eleştirmenleri gibi, zorlana zorlana yaptığım bir konuşma olmadı bu. Gittim, filmi izledim, hoşuma da gitti. Sonra Sinan Çetin'le konuşmaya karar verdim. Sıradan bir izleyici olarak. Kendi merak ettiklerimi sordum. Hepsi bu! Sinan Çetin, bence çok da akıllıca bir eleştiride bulunuyor Ankara'ya. Filmi izlediğim salonda bulunan seyircilerin hemen hepsi, filmin sonlarında Ankara için söylenen sözü epeyce alkışladılar. Filmi izleyen birçok arkadaşımın da aynı olaya şahid olduklarını öğrendim. Meğer Sinan Çetin gibi, Ankara'nın icraatlarından ve resmî otoriteden hoşlanmayan ne kadar çok insan varmış. Sokakta, herkesin gözü önünde gerçek duygularını söylemekten çekinen insanımız, karanlık ve kuytu köşelerde, kendisiyle başbaşa kaldığı yerlerde içindekini dışa vuruyor. Bütün samimiyetiyle. Küfretse, karanlık sinema salonunda kim bilecek! Bir de, şu durum herhalde saygıdeğer Yeni Şafak okurlarının da dikkatlerinden kaçmamıştır: Aklı başında insanlar, bu memlekette olan bitenleri izliyor ve "nelerin döndüğünü"kolaylıkla farkediyor. Bütün bunları ve yaptıkları işlerin farkedildiğini farkedemeyen bir tek topluluk var memlekette; o da "Baştakiler!" Sinan Çetin'in filmi, memleket meselelerinden en önemlisine açık eleştirilerde bulunuyor. Oturduk, konuştuk. Buyrun.
Yalçın ÇETİNKAYA
Propaganda ile memleketin derin bir meselesine parmak basıyorsunuz aslında.
Çok şahsî bir hikâye bu benim açımdan. Babamın devlet memuru olarak hayatını geçirdiği altmışsekiz yıl süresi içinde, babam ciddi bir memur olarak bize de Ankara'yı öğretti. Ankara hep hayatımızda oldu. Sonra yıllar geçti. Ankara hayatımızda olmaya daha çok devam etti. Ve ben bir ülkedeki politikanın bu kadar çok hayatımızın ortasında olmasını, Ankara'nın fonksiyonsuzluğuna bağlıyorum. Bir ülkenin parlamentosu çalışmazsa, o ülkede gelişen hayata uygun yasalar çıkmazsa, başkentin kanunları mânâsızlaşıp, hayatın karşısında durmaya başlar. Çünkü hayat her an yeni kanun çıkarıyor, yeni durum yaratıyor, yeni duruma uygun da yeni hukuk düzeninin olması lâzımdır. Çok komik bir şey var Türkiye'de; Ankara dışındaki herkes işini gayet iyi yapıyor, çalışıyor yani Türkiye. Ankara çalışmıyor. Ankara çalışmayınca halk gelip Ankara duvarına çarpıp çarpıp yere düşüyor. Türkiye'nin bence son elli-altmış yılının problemi.
Bu durum sizi böyle bir film yapmaya kışkırtmış olmalı.
Tamamen öyle. Ben zaten resmî otoriteden hiç hoşlanmam. Zaten insan hayatının tek dogmasının özgürlük olduğuna inanırım. Benim de inandığım tek doğrunun özgürlük olduğunu söylemek istiyorum. Bunun dışındaki bütün dogmaların değişeceğine inanıyorum. Bugün söylediğiniz bir sözün yarın tersini söylemeniz çok normal, çünkü hayat değişiyor. Bugün inandığın şeyi yarın başka bir şekilde savunabilirsin. Ama özgürlük, insan tabiatının savunulması gereken en saygıdeğer tarafı bence.
"Propaganda, içtenlikle alkışlandı"
Propaganda'da İnönü dönemini örneklendirerek, Türkiye'nin dününü de bugününü de eleştirdiğiniz çok açık. Ankara'nın yetmişbeş-seksen yıllık tarihine eleştiri var. Ortaya koyduğunuz sorun, kırklı yılların sorunu değil çünkü. Akıllıca seçilmiş bir örnek.
Bilmiyorum seyirci tarafından nasıl algılanıyor ama, benim gördüğüm, kör bürokrasi eleştirisinin; -ki bürokrasinin zaten gözlerinin iyi gördüğü genellikle söylenemez - sinema salonunda, en cumhuriyetçi, en Ankaracı, en devletçi seyirci tarafından bile gerçek bir içtenlikle alkışlanarak destekleniyor olması. Evet, buna ben de şahit oldum.
Kaldı ki kapkaranlık salonda, bütün gözlerden kurtulmuş bir izleyicinin tepkisi de, son derece samimi bir tepki olmalı.
Evet, doğru. Çünkü sonuçta Türkiye birtakım kavramlar cenneti. İdeolojiler ve fikirler cenneti. Fikirlerin abartılıp inanç haline getirildiği bir yer. Bu anlamda biz, cumhuriyet kavramını da kutsallaştırmış bulunuyoruz.
Propaganda, bir "postmodern sinema" örneği sayılabilir mi? Sürekli kotasyonlar var. Adeta türlerin bir karışımı gibi.
Filmi postmodern veya başka herhangi bir sıfatın içine sokarak tanımlamak istemem doğrusu. Genellikle filmi yaparken samimi olmaya çalışırım. Sonuçta içtenlikle yaptığım bir film bu ve hiçbir eleştirmenin kulp taktığı kadar anlam içermiyor, hiçbir eleştirmenin kötülediği kadar da kötü bir film değil. Ben yaptığım filmin hatalarını biliyorum. Filmin de bir kalıba sokulup değerlendirilmesini istemem. Zaten postmodernizmin de doğrusu ne olduğunu bugüne kadar anlayabilmiş değilim henüz.
Hatalarını ben biliyorum dediniz. Nedir filmdeki hatalar?
Aslında onlar vardı da, giderdim zaten. Müzikle ilgili, montajla ilgili hatalar vardı. Şimdi filmin İstanbul Festivali ve Avrupa için hazırlanan kopyalarında bu hatalar yok. Bence çok güzel bir film oldu. Zaten güzel bir filmdi, ufak tefek hatalar vardı, onları ortadan kaldırdım.
Sizin filmlerinizde, meselâ Berlin in Berlin ve Propaganda'da mekânı kullanım tarzınız oldukça ilginç.
Mekânı sinematografik olarak kullanmak... evet. Meselâ bu filmde mekânı çok iyi kullandığımı düşünüyorum. Zaten tek mekân içinde geçen bir film. Geçenlerde bir arkadaşım, "Bir kalas bir evle film yapmışsın. Bunu kimse yapamaz" dedi. Bir tane kalas var, sağa sola gidemeyen insanlar var. Neredeyse bir tiyatro sahnesi gibi, her şey tek bir mekânın içerisinde geçiyor. "Berlin in Berlin" de öyleydi, haklısınız. Böyle filmler yapmak zordur. Gerçekten bir beceri ister. Orada kamerayı koyacak yer kalmıyor, açı kalmıyor çünkü. Bir kalasın etrafında iki saat boyunca seyirciyi sıkılmadan oyalayabilmişsek, ne mutlu bize. Bir film de, trende çekeceğim. Sadece trenin içinde geçecek olay.
"Solcu değilim. Benim için özgürlük önemli"
Özellikle "Prenses" adlı filminizde sola muhalif bir duruşunuz vardı. Epey de eleştirilmiştiniz.
Açık söyleyeyim, Prenses'i çekerken ben sola karşı veya soldan yana bir film çekmek istemedim. Ben dogmaya karşıydım ve düşüncelerin asla değişmemesi ve bazı fikirlerin uğruna ölmek yerine, o fikirlerin hayatımıza yardımcı olması gerektiğini söyleyen bir filmdi. Prenses'in ana fikri, uğruna öldüğün fikirler yarın değişir, sen gelişirsin, işte uğruna öldüğün fikir değiştiği için de boşuna ölmüş olursun. Kimseye "ölme ve öldürme" demek istemiştim. Gayet basit, uygar bir insanın anlamakta hiç güçlük çekmeyeceği bir mesaj içeriyor. Hatta uygar insanların böyle problemlerinin olmadığını da biliyorum. Ama Türkiye'de, "Vay biz öleceğiz kardeşim, sen niye bizi eleştiriyorsun" gibi sözler de söyleniyor. Bir de inanç kavramı sağcılara daha çok yakışıyor. Onu da anlıyorum. Sağcısın, Allah, Peygamber, Kur'an-ı Kerim senin inandığın şeyler ve onlara karşı da saygısızlık yapmamak lâzım. Solcuların sağcılardan daha inançlı olduğu gerçeğini kaybettim. Yani solcuların sağcılardan daha tutucu, daha dogma ve daha kapalı olduğunu gördüm. O yüzden bu kadar çok eleştiriye maruz kaldım. Bu filmde de solcu bir tutum içinde değilim. O zaman da solcu değildim, şimdi de değilim. Ya da sağcı değilim. Benim için özgürlük önemli.
Bir ideolojik kalıbın içine girmeden film çekiyorsunuz.
Evet, zaten ideolojik kalıbın içine girdiğin zaman, bir dogmaya sahip oluyorsun. Dogma, senin hayatını durduran ve donduran bir şey. O zaman düşüncelerin değişemiyor demektir. Bu filmde de bence, tıpkı Prenses'teki gibi, solcu bir duruşum yok. Aynen Prenses'te karşı çıktığım dogma ve insan hayatına karşı duran otoriteye bu filmde de karşı çıkıyorum.
'Sinemanın evrensel bir dili var'
Kendi dilini, üslûbunu, anlatımını bulamayan bir sinema, sizce ulusal sinema olabilir mi ?
Bence ulusal sinemaya hiç gerek yok. Olması da gerekli değil. Ulusal sinema niçin olsun? Bence sinemanın evrensel bir dili var ve o dilde kalması lâzım. Bütün Türk filmlerinin ortak bir dil ve üsluba sahip olması gerektiğini kastediyorsanız, ben buna karşıyım. Çünkü nerede çok ortaklık, birliktelik olursa, o kadar çok zarar göreceğini düşünüyorum.
Batı sineması dışında, meselâ Afrika sineması, İran sineması, Latin Amerika sineması gibi, ilginizi çeken sinemalar var mı ?
Var tabii. Bu konularda şöyle de düşünüyorum; öyle bir sinema varsa ve iyi ise gelir beni bulur diye inanıyorum.
Sizin filmlerinizle Türkiye'de seyirci sinemaya daha fazla ilgi göstermeye başladı diye düşünüyorum.
Çok teşekkür ederim. Ben size izin verirseniz burada bir iltifatta bulunayım. Bunu tesbit eden ilk insansınız. Gerçekten teşekkür ederim. Bu tesbitinizin altına adınızı imza olarak yazın bence. Çünkü Türkiye'deki yazarlar, sinema yazarları ve sinema tarihçileri ile genel medya solculardan oluştuğu ve ben de Prenses'ten dolayı onlar tarafından afaroz edildiğim için bunlar sinemada Berlin in Berlin ile başlayan hareketlenmeyi bir türlü görmezler, yok sayarlar hatta "Amerikalı" ile başladığını iddia ederler. "Amerikalı"nın yapımcısı da bize teşekkür ve tebrik edip o günlerde; "Sinan, Berlin in Berlin ile bize yol açtın. Biz de senin gibi filmler yapacağız" demişlerdi. Berlin in Berlin ile başlayan uzun bir hareket olmuş. Sonra Amerikalı, sonra Eşkiya, sonra İstanbul Kanatlarımın Altında yapıldı ama, bunu ilk defa siz tesbit ediyorsunuz.
"Seyirciye saygı duyarsan, o da sana saygı duyar"
Yalnız, sorum yarım kaldı. Ne yaptınız da filmlerinizle izleyiciyi harekete geçirdiniz ?
Meselâ ben "Bay E" de çok ciddi bir hata yaptım. Filmin izleyiciye yeteri kadar ulaşmasını engelleyecek dramatik yapı kurallarını kırdım. Ve izleyici aslında, sizden, benden farklı bir şey değil. Ben kendim de bir izleyiciyim. Kendimin de rahatlıkla izlediği bir film yaptığım zaman, seyircinin de aynı şekilde rahatlıkla izlediğini görüyorum. Bay E'de yaptığım deneme, biraz masum bir uçukluktu. Açıkçası benim de sevmediğim bir şeydi. Ama bir denemeydi, cesaretim vardı ve yaptım. Berlin in Berlin'de, Propaganda'da klasik bir dram yapısı üzerinde çalıştım ve dram yapısını da düzgünce anlatmaya gayret ettim. Bence seyirciye saygı duyarsan, o da sana saygı duyar. Sen seyirciye gereken hürmeti gösterirsen o da senin filmine gidip, bilet alıp seni seçiyor. Bu bir tür oy kullanma gibidir. Yoksa asla sevmediği bir filme gitmez seyirci. Şu anda beşyüzbin izleyiciye ulaşıyoruz. Benim en büyük gururum da, Propaganda'nın sinema seyircisi ile buluşmuş olmasıdır. Ve sinema seyircisi ile buluşmayı başardığı için, Propaganda bence başarılı bir filmdir.
"Yetmişlerden sonra Türk Sineması politize oldu"
Batı'da devrim sonrası İran sineması ciddiye alınıyor. Ama Türk sinemasının Batı'da pek de ciddiye alındığını söylemek zor. Bunun sebebi nedir ?
Çok basit bir sebebi var. Eskiden Türk filmleri daha çok sevilirdi Avrupa'da. Çünkü eskiden Türk filmleri "film" olması için yapılırdı. Yetmişlerden sonra Türk sinemasının içine vücudu saran bir kanser hücresi gibi politizasyon girdi ve bizim gariban sinemacılarımız bu politikleşme süreci içinde hemen görevlerini yapmak ve yerlerini almak zorunda kaldılar. Ve o süreç şuydu: Türkiye'de çalışan kitleleri uyandırmak. Bunu şöyle söyleyebiliriz. Bilinç verdi. O yıllarda politize olmuş arkadaşlarımızın hepsi, deyim yerindeyse sosyalist arkadaşlardı. Sosyalizmin sinema diliyle kitlelere anlatılmasına ve aktarılmasına çalıştılar. Onun için bir sürü işçi filmi yapıldı, sendika filmi yapıldı. Politik filmler yapıldı. Gerçi sağcılar da kendilerine göre ideolojik filmler yaptı. Ama şunu unutuyoruz. Seyirci, sinemada bilinç almaktan tiksinir, bundan nefret eder. O bilinci ona hissettirmeden verebilmişseniz, bu bir başarıdır. Ama o bilinç, o bilgi, o mesaj adı verilen bildiriyi adamın suratına tükürür gibi atarsanız, seyirci bir daha gidip o tükürüğü yemek istemez. Türk sineması bir de, 1975'lerden sonra kendisini çok önemseyen bir sinema oldu. 1975'lerden sonra sanatçı Avrupalı'ların "auteur" denilen tarzda filmler yapmak ve kendini çok önemseyen ve kendi dünyalarındaki sıkıntıyı seyirciyle paylaşmak isteyen bir sinema oluştu. Onlar da seyirci tarafından, yüzlerine tükürülüyormuş gibi algılandı. Türk sineması, Avrupa tarzı film yapma özentisi içerisine düştü ve büyük ölçüde seyirci kaybetti... ta ki 1993'lere kadar. Yanılıyor olabilirim, sinema tarihçisi değilim ama, Berlin in Berlin'den evvel uzun bir süre, Ertem Eğilmez'in "Arabesk"inden sonra sinema seyircisinin Türk sineması ile arası açıldı. "Berlin in Berlin"de buluşuncaya kadar.
"Aktör o kadar önemli bir vasıta değil"
Türk sinemasında oyuncu yaratıcılığından söz etmek mümkün mü?
Edilebilir tabii ki. O andaki, çerçeve ona ait, veya siz o oyuncuyu çekerken, söylediklerinizi ne kadar anlamışsa, onu o kadar iyi bir şekilde yerie getirmesi lâzım. Bazıları bunu başarabiliyor, bazıları başaramıyor. Tiyatro gibi değildir sinema. Tiyatroda çıkar oyuncu, yönetmenin yapabileceği hiçbir şey yoktur, performansı kadar seyirciyi ele geçirebilir. O performansa da sahipse ele geçirebilir seyirciyi, değilse geçiremez. Ama sinemada öyle değil. Ben bile oynadım Propaganda'da, gördünüz.
Alfred Hitchcock'u hatırlatıyorsunuz..
Sinemada aktör o kadar önemli bir vasıta değildir. Evet, önemsiz de değildir, fakat en önemli vasıta değildir. En önemli aktör kameradır, sestir, ışıktır, montajdır.
Filmin müziği için ne düşünüyorsunuz?
Son hâli daha iyi. Ancak seyirci müziği kabul etti.