Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru adlı kitabında şu ifadelere yer verir: ''Ortadoğu toplumları için en büyük felaket, bu durumun (özgür düşünememe) çok güçlü bir biçimde hayatta tutulmasıdır… O halde hem çok geciktirilen dindeki reformasyonu sonuçlandırmak hem de daha önemli olan özgür bireye yol açmak için, dini dogmayı tümüyle çözen hamleyi başarmalıyız. Bunun yolu bütün kutsal kitapları birer edebi kaynak olarak değerlendirmek, sosyolojik ve ahlaki çözümlemelerle özgür bir ahlaka doğru dönüşümden geçirmektir. Bununla bağlantılı ibadet biçimleri yerine, tüm halkın anlayabileceği bir dille kutsal kitapların ve eklerinin tarih, sosyoloji, siyaset, ekonomi, sömürü, özgürlük, bilim ilerilik, gerilik, materyalist diyalektik, idealist metafizik, ahlak, vb. konularla ilişkileri temelinde dergiliğine çözümlemeler geliştirmek esas alınmalıdır. Ayet ve sünnet yorumlamalarını bu şekilde geliştirmek gerekir…
Unutmamak gerekir ki namazın kendisi de ilk drama oyunlarının daha sonraki biçimidir. Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur. Tekrarlıyorum, orucun, namazın, kurbanın, bayramların kaynağı araştırılsın. O zaman görülecektir ki, kökenleri halkların önemli mevsimsel zamanlarda yaptıkları gösterilerdir. İbadetler bu gösterilerin, tiyatronun ilk biçimlerinin (dram, trajedi ve komedya) daha sonra ihtiyaçlara göre dönüşmüş biçimleridir… Dönemine göre sosyalleşme biçimi olan namaz, oruç, kurban ve dua törenlerinin hepsi bu temelde dönüştürülmelidir. Bunun da en iyi yolu başta camiler olmak üzere, kutsal yerlerin halkın eğitildiği akademi ve tiyatro gibi sanatsal bir işleve kavuşturulmasıdır…
Tam bir vahşet halini alan kurban yerine, parasıyla yoksullara ve daha hayırlı işlere fon oluşturmak yararlı olacaktır. Oruç sınırlı olarak ve nefsi terbiye amacıyla uygulanmalıdır. Velhasıl tüm ibadet uygulamaları çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Bazıları Allah nerede kaldı diyebilir… Günümüzün Allah''ı ise bilimin özüdür''. Özgür İnsan Savunması adlı eserinde ise düşüncesinin özeti gibi duran şu ifadeye yer verir: ''İslamiyet''in kendisi, özellikle Sünni resmi yorumuyla neredeyse 1400 yıldır Kürtlerin geleneksel köleleşme düzeylerine bir zamk gibi yapışmaktan ve köleliği daha da derinleştirmekten öte bir rol oynamamıştır''.
KÖLESEL DURUM
Öcalan''ın bu ifadeleri, din ile arasındaki mesafeyi ortaya koyarken aynı zamanda sosyalist bir ideolojinin, din karşısında savunuculuğunu da üstlenmektedir. Bu savunuculuğu ise Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru-II adlı çalışmasında şu gerekçelerle izah etmektedir: ''Tanrılarımın kim olduğunu anlamakla rahatlamıştım. Ciddiyetle inanıp kendime hak verecek ve saygı duyacaktım. Adım Abdullah, yani Allah''ın kulu; ama kul olmayı tüm yüreğime oturtmamakla birlikte, saygılı olmanın dolayısıyla o tanrısal güçler ne kadar üzerime gelirlerse gelsinler, özgür insanı savunmanın büyük erdem olduğuna kendimi inandırmıştır. Yeniden daha güçlü doğuyordum. Beğenmediğim anamın doğuruşuyla, ciddiyetine hiç inanmadığım modernitenin doğurma çabalarına karşı tüm öldürmelerden sonra kendi kendimi üçüncü kez doğuruşumu çok ciddiye alıyor ve hoşlanıyordum''.
Allah karşısında kendisini varetme biçimi olarak izah ettiği bu durum, Öcalan''ı bir varoluş aşamasına götürmüş ve Öcalan, Tanrı karşısında Aydınlanma döneminde söylenen ''ben de varım'' söyleminin verdiği güçle, yeniden doğuşunu dillendirmiştir. Ben düşünebilirim, ben karar verebilirim ve ben yapabilirim söyleminin egemen olduğu yarı sosyalist, yarı ütopik ve yarı hümanist söylem biçimi, Allah karşısında bir varoluşu ve rasyonel olanı ortaya koymaktan başka bir şey değildir.
Bütün bunlara bakıldığında Kürt hareketi bunun neresinde yatıyor diye bir soru gelebilir, bu sorunun cevabı şu olacaktır: ''Öcalan, Tanrısal varoluşu, Tanrısal imgeleri kullanarak egemen olmaya heveslenenlerden başka bir şey olarak görmüyordu, bunun somut biçimi Kürtleri egemenliği altına almaya çalışan Türkiye devletiydi. Burada devlet bir Tanrısal kaygı taşımaktayken Kürtler, bu Tanrısal/devletsel sistem içinde -Öcalan''ın ifadesiyle- kölesel bir durumu barındırmaktaydılar.
Tanrı''nın egemenliğini reddediş biçimi; Kürtlerin devletin egemenliğini reddetme biçimiyle özdeş tutulmaktaydı. Öcalan''ın bahsettiği ''üçüncü doğuş''un yansıması da ancak bu olabilirdi, Öcalan''a göre kendisi, Kürtlere yeniden doğma şansını vermişti. Fakat bu şans verişi İslam''dan uzak sosyalist bir biçimlendirmeydi. Aslında Öcalan kendisini Tanrı/devlet karşısında varetmişti ama kendilerini varetme yolunda olan Kürtlere de bir formdan başka bir şey vermeyerek, Kürtlerin kendilerini yeniden varetme gücünü elinden almıştı, çünkü Kürtleri, kendisi şekillendirecekti.
KABİLENİN EN BİLGESİ
Bu şekillendirişte Tanrı''nın yeri yoktu; neticede Tanrı, kölesel bir toplumun simgesi olarak kabul edilmekteydi ve onun emirleri de Öcalan''a göre tiyatronun ilk biçimlerinin (dram, trajedi ve komedya) daha sonra ihtiyaçlara göre dönüşmüş biçimleriydi. Şurası açık ki Öcalan, din/İslam ile arasındaki mesafeyi hep koruyan, PKK''nın kuruluşunda İslam karşıtı Marx-Engels, Lenin-Stalin posterlerinin önünde poz veren, Şeyh''lik kavramını Bir Halkı Savunmak adlı çalışmasında''kabilenin en bilgesi'' olarak tanımlayan ve Şeyh Said''i anmayan, İslam devrimini ve Hz. Muhammed''in yaptıklarını yere göğe sığdıramayan ama Allah''ın buyruklarını ve Hz. Muhammed''in söylediklerini kabul etmeyen, Demokratik Devrimde Halk Serhıldanları/I adlı eserinde ''İslamiyet''in yükseldiği dönemde kafirler, mürteciler ve sahtekarlar vardı.
Bunlara karşı nasıl savaşıldığını iyi biliyorsunuz, şimdi de öyle yapmak gerekir. Müslümanlık ya da PKK, ayrım yoktur, aynıdır. Size söyleyeyim, ne kadar Müslüman''ım derseniz o kadar PKK''liyim demelisiniz. Ne kadar PKK''liyim derseniz de o kadar İslam''ın doğrularıyla olmanız gerekir. Burada kendini kandırmamak gerekir'' deyip Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru/I çalışmasında Sosyalizmin Alfabesi kitabını bitirince, ''Muhammed kaybetti Marx kazandı'' ifadesiyle belki de başkalarını kandıran ve bu benzeri ifadelerle İslam''dan uzak bir sosyalist olduğunu ortaya koyan bir bireydir.
(İLLÜSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM)
DİN İLE İLGİLİ MESAFE
Şimdi sorulabilir, o halde dindar Kürtler neden Öcalan''ı seviyor? Cevabı çok basit, çünkü Öcalan, PKK''nın lideridir, PKK bir Kürt oluşumudur ve Ortadoğu''daki halkların liderin peşinden gitme dürtüsü mevcuttur, Kürtler de bir Ortadoğu halkı olarak ''bizden olanın peşinden gitmek bizden olmayanın peşinden gitmekten daha iyidir'' bilincine sahip olduğu için Öcalan''ı tercih etmektedir. Öcalan''a inanan dindar Kürtlerin bu anlamda iki handikapı mevcuttur, bunların birincisi Öcalan''ın, İslam dini hakkında söylediklerinden habersizdirler ve bu sınıf genellikle orta yaş üstü kırsal kesim insanlarıdır; ikincisi ise Öcalan, ''kendilerinden biridir''.
Öcalan''a inanan genç dindar Kürtler ise çoğunlukla Öcalan''ın kitaplarını okumamakla birlikte daha çok milliyetçi refleksi ön planda tutmaktadırlar. Bir zamanlar Aysel Tuğluk''un söylediği ''PKK, laikliğin güvencesidir'' sözü, aslında tüm anlatmak istediklerimizin kısa bir özeti gibidir. Bugün PKK gibi PYD''nin bütün Kürt gençlerini savaşa çağırması ve dağa çıkanların sayısındaki artışlar tesadüf değildir. Türkiye''de ise özellikle üniversitelere yapılan bu çağrıya, üniversiteli Kürt öğrencilerin cevap vermesi bir kurumlaşmanın şaması olarak algılanabilir. PKK bu saatten sonra savaşır mı bilinmez ama üniversiteli gençlerin dağa çıkması savaş yerine, bürokratikleşmenin başladığının önemli bir göstergesidir.
Gidenler arasında –Diyarbakırlı, Vanlı, Muşlu, Hakkârili, Şırnaklı, vb.- tanıdığımız öğrencilerimizin olması ve bu öğrencilerin savaşmaktan ziyade daha çok zihinsel nitelikli ve seküler zihniyetli olması sadece üzücü bir tesadüf değildir. Hemen her konuda kongre ve konferans düzenleyenlerin İslam ile alakalı tek bir çalışma yapmamaları, Öcalan''ın böyle bir talebinin olmaması ve her konuda öneri sunan BDP''nin, -BDP içinde dindar kesimi temsil eden Altan Tan hariç- en azından Mirzabeyoğlu ile alakalı tek bir öneri sunmuş olmaması din ile olan mesafeyi ortaya koymaktadır. Allah Al-î İmran suresinin yüzikinci ayetinde şöyle buyurmuştur: ''Ey iman edenler, Allah''tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman olarak can verin'', işte bu söz Allah''ın ''Müslümanlara'' seslendiği sözdür, Kürt Müslümanlara sesleniyoruz; bu ayete karşı çıkabilir misiniz?