İstanbul’dan Prizren’e, Üsküp’ten Halep’e Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi

Türk müziğinin en yüksek seviyelerde kabul gören eserleri onun dehasının ürünüdür. Tekkelerde yapılan üst düzeydeki dini ayinler, saraylarda padişah ve saray halkının rağbet ettiği üst seviyede icra edilen mûsikî, İstanbul’da, Prizren’de, Sofya’da, Üsküp’te, Bağdat’ta veya Halep’te sıradan bir kahvehanede oturan bir dertli insanın, genç bir aşığın söyleyebileceği veya dinlediğinde zevk duyacağı bestelerin sahibidir.

Haber Merkezi
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak / Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi

Klasik Türk Mûsikîsi dendiğinde bugün ilk akla gelen isimlerden biri Dede Efendi’dir. Kurban Bayramı’nın ilk günü (9 Ocak 1778) doğduğu için ailesi ona Hz. İbrahim gibi İsmail adını verdi. Mevlevîliği sebebiyle “İsmail Dede” veya “Dede Efendi” adıyla meşhur oldu. İstanbul’da Şehzadebaşı semtinde babasının hamamı vardı. Bundan dolayı Hammâmîzâde de deniyordu. Ama kısaca Dede Efendi olarak anıldı. 68 yaşında, Kurban Bayramı’nda 29 Kasım 1846 tarihinde Hac görevini yaparken Mina’da vefat etti. Mekke’de Cennetü’l-muallâ içinde Hz. Hatice’nin ayak ucu hizasına defnedildi. Bir kurban bayramıyla geldiği dünyaya yine bir kurban bayramıyla veda etti. Onun iki kurban bayramı arasında geçen ömrü tüm müminlerin hayatını Allah ve Peygamber aşkıyla donatmak, yaratılanı yaratandan içeri sevmek, insanların hüzünlerini metanetle karşılamalarını sağlamak, neşelerine neşe katmak amacıyla yazdığı güfteler, yaptığı besteler ve icra ettiği mûsikî ile tarihe geçti.

Sekiz yaşında iken mektepte sesinin güzelliği dikkat çekmeye başladı ve okulunun “ilâhîcibaşı” sıfatını aldı. Mûsikî alanında ilk hocası Uncuzâde Mehmed Emin Efendi idi. Ardından yedi yıl boyunca mûsikî dersleri ve mevlevî terbiyesi almaya başladığı Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Ali Nutki Dede (ö. 1804) ve onun kardeşi Abdülbakî Nasır Dede (ö. 1821) feyiz aldığı üstatları oldu.

ENDERUN HOCASI

1799 yılı başlarında Dede Efendi’nin ününü öğrenen III. Selim onu saray mûsikî meclisine davet etti. Bundan sonra vefat edene kadar Enderun’un önemli üstatlarından biri olarak Türk mûsikîsine katkı sağladı. Bu sırada yetiştiği Mevlevî muhitinden ve toplumdan ayrılmadı. Ali Nutkî Dede’nin ruhsatı üzerine Mevlevilik eğitim geleneğinin bir parçası olan 1001 gün yani yaklaşık üç yıllık “Çile” sürecini erken tamamlayarak ‘‘Dede” icazetini aldı. Dede Efendi, 1801’de saray ehlinden Nazlıfer Hanım ile evlendi ve Topkapı sarayına çok yakın Akbıyık Mahallesi’nde oturmaya başladı. Bir müddet sonra saray tarafından verilen “Musâhib-i Şehriyârî” ve “Ser-Müezzinlik” unvanı aldı.

Dede Efendi gerek özel hayatında gerekse görev yaptığı sarayda ve devlet hayatında ardı ardına yaşanan kayıplarla karşı karşıya kaldı. 1804 ila 1810 yılları arasında önce Hocası Ali Nutkî Dede’yi, büyük oğlu Salih’i, annesini ve küçük oğlu Mustafa’yı kaybetti. Ardından üç kız çocuğu dünyaya geldi. Büyük kızı Hatice, Tanburi Şirin Arif Ağa ile evlendi. İkinci kızı Fatma Hanım, Ahmed Dürri Bey ile evlendi. Üçüncü kızı Ayşe ise on üç yaşında vefat etti. İki kızından 5 torunu dünyaya geldi. Hatice hanımın oğlu ünlü bestekâr ve hânende Rıfat Bey ile Fatma Hanımın oğlu hânende Şevket Bey Dede Efendi geleneğini sürdüren meşhur aile bireyleri oldu.

SANATLA MORAL BULMAK

Dede Efendi’nin yaşadığı devirde kendi özel hayatında olduğu gibi Türk siyasi hayatında da bazı yönlerden inişli-çıkışlı gelişmeler oldu. III. Selim’in 1807’de tahttan indirildikten sonra 1808’de canına kıyılması Dede Efendi’yi çok etkiledi. Bundan sonra IV. Mustafa devrindeki siyasi kaos ‘‘Kabakçı Mustafa Olayı’’, ‘‘Alemdar Mustafa Paşa’nın Karşı Darbesi’’, II. Mahmûd’un tahta çıkması ve ardından “Yunan İsyanı”, “Yeniçeriliğin Kaldırılması”, “Kavalalı İsyanı” gibi olaylar saray bürokratlarını olumsuz düşüncelere sevk ederken Dede Efendi’nin hayatını da etkiledi. Ancak bütün bu gelişmeler onun eşsiz sanat eserleri vermesine engel olmadı. Üstelik halka ve devlet adamlarına eserleriyle motivasyon sağladı. Dede Efendi bu sıralarda ürettiği eserlerinde hem kendi hem de ülke hayatındaki gelişmeleri yansıtan, bazen elemi olgunca karşılayan bazen de ümit veren eserler üretti. Savaşta veya barışta, galibiyette veya mağlubiyette Peygamber yolundan gitmenin ve Allah’a sığınmanın gerekliliği bağlamında yaşamın anlamını öne çıkaran bestelere ağırlık verdi. Abdülmecid devrinde batı mûsikîsinin baskısına karşı bir ara ümitsiz sözler ifade etse de mûsikî sanatına katkı vermeyi sürdürdü. Bir yandan öğrenci yetiştirmeye devam ederken bir yandan da klasik müzik yanında batı müziğinden esinlenen birbirinden güzel eserlerini bestelemekten geri kalmadı.

II. MAHMUD’A İTHAFEN: SULTANİYEGÂH

Dede Efendi denilince akla Türk müziği gelir. Türk ve dünya müzik tarihine geçen büyük bir yetenek sahibi ve eşsiz bir sanatçıdır. Engin bir kabiliyet ve feyizli bir Mevlevi dervişi olarak âyînleri, ilâhîleri, şarkıları, güfteleri ve besteleriyle Türk müziğine harika ve mükemmel eserler vermiştir. Dede Efendi’nin sanat dehâsını ortaya koyan eserler toplumun her kesiminin müzik zevkine hitap eder. Türk müziğinin en yüksek seviyelerde kabul gören eserleri onun dehasının ürünüdür. Tekkelerde yapılan üst düzeydeki dini ayinler, saraylarda padişah ve saray halkının rağbet ettiği üst seviyede icra edilen mûsikî, İstanbul’da, Prizren’de, Sofya’da, Üsküp’te, Bağdat’ta veya Halep’te sıradan bir kahvehanede oturan bir dertli insanın, genç bir aşığın söyleyebileceği veya dinlediğinde zevk duyacağı bestelerin sahibidir.

Bu yüzden bestekarlık özelliği daha çok bilinir. En az 7 makam icat ettiği biliniyor. Bu icatların bir kısmı unutulan makamların yeniden gün yüzüne çıkarılmasıyla olur. İsmail Dede’nin icadı olan iki makam: nev-eser ve sultaniyegâh. En çok bilinen sultaniyegâh makamının en güzel eserlerini bestelemiştir. II. Mahmut müzik alanında yenileşme programı başlatınca, saraya küsüp tekkeye kapanan Dede Efendi Padişahın talebiyle tekrar yeni eserler üretti. II. Mahmud’un kadirşinaslığına karşılık keşfettiği makama ona ithafen sultaniyegâh adını verdi.

MÛSİKÎ İNSANI OLGUNAŞTIRIR

Besteleri ve yetiştirdiği öğrencilerle Türk-İslam medeniyetine katkı sağladığı gibi dünya medeniyetine de eşsiz bir miras bıraktı. Dede Efendi denilince hepimizin aklına koskoca bir Türk müzik tarihi gelir. Farabi ile kayda geçen Abdülkadir Meraği ve Itri ile yeni bir başlangıç yapan Türk müziği Dede Efendi ile bütün birikimi yeniden şekillendirmiş ve gelecek nesillere taşımıştır. Eğitimden idareye, kültürden sanata kadar hemen her alanda reformlar yapılan bir çağda kadim mûsikî mirasını koruyarak ve yeni zevklere de hitap ederek Türk mûsikîsini ayakta tutmuştur. Dede Efendi der ki, “mûsikî ahlak-ı beşeri tasfiye eden ilm-i şeriftir” yani mûsikî insanların ahlakını olgunlaştıran bir mukaddes ilimdir. Çünkü mûsikînin terennüm ettiği konular insanları keyiflendirir, eğitir, düşündürür, geçmişi hatırlatır, geleceği inşa etmek noktasında motivasyon sağlar, vizyon kazandırır ve olgun bir insan yapar.

Milletleri yükselten askeri zaferleridir. Mimari eserler başta olmak üzere tüm kültür ve sanat eserleri milletlerin sahip olduğu milli unsurları korur ve kurdukları medeniyetin ilanihaye yaşamasına yardım eder. Bazen devletlerini kaybeden milletler sanat eserleriyle yaşamaya devam ederler. Farabi, Fuzuli, Yunus Emre, Mevlana ve Ali Şir Nevai gibi büyük bilgin, şair ve sanatkarlar Türk milletine sevginin ve aşkın tohumlarını atmıştır.

Türk mûsikîsinin gelişmesi ve geleceğe ışık tutması konusunda Dede Efendi’nin katkıları unutulmaz. Zira eserleri hala dillerde. Onun harika eserleri, terkip ettiği makamlar, mûsikî alanındaki özgün katkıları kadar yetiştirdiği öğrenciler Türk mûsikîsinin evrensel düzeyde etkisini sürdürmesine katkı verdi.

HAC YOLUNDA YENİ BESTELER

“Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyen Mevlana’nın yolundan giden Dede Efendi, yenileşmeye değil yozlaşmaya karşı çıkan bir erendir. Yine Bir Gülnihâl adlı eserindeki aruz kalıbı Dede Efendi’nin Divan edebiyatına yeni bir katkısıdır.

Yine bir gülnihâl aldı bu gönlümü

Sîm ten gonca fem bî bedel ol güzel

Âteşîn ruhleri yaktı bu gönlümü

Pür edâ pür cefâ pek küçük pek güzel

Görmedim kimsede böyle bir dil-rübâ

Böyle kaş böyle göz böyle el böyle yüz

Âşıkın bağrını üzmeye göz süzer

El aman pek yaman her zaman ol güzel

Bu eserin bestelenmiş hali bambaşkadır. Eşsiz bir dehanın ürünü olduğunu hemen gösterir. Ama güftesi de Türkçe’nin muhteşem mûsikî melodilerini ortaya çıkarır. Çünkü mûsikî dili yaşatır, kalbi yumuşatır, aşkı ve sevgiyi yayar. Türkçe’nin sadeliği ve samimi tonlarının vurgulanması Dede Efendi gibi bir mûsikî dehası ile gerçekleşmiştir.

Ömrünün sonuna doğru son kez yaptığı Hac yolculuğunda bile mûsikî çalışmasını sürdürmüştür İsmail Dede. Yunus Emre’nin muhteşem mısralarını bestelemiştir.

Gelin gidelim Efendim Allah yoluna

Feryat edelim Efendim Allah yoluna

Medine’ye giderken Hz. Peygamber sevgisini en güzel şekilde ifade etmiştir. Sevgiliye giderken dile getirilecek en güzel mısralar onun bestesiyle yeniden hayat kazanmıştır:

Gözümde daim hayal-i câna

Gönülde her dem cemâli câna

Dede Efendi son eserini Hac görevini yaptığı tavaf esnasında bestelemiştir. Hac vazifesini yapan her mümin onun dile getirdiği bu besteleri okuduğunda veya dinlediğinde büyük bir vecd içinde bulur kendini:

Yürük değirmenler gibi dönerler,

El ele vermişler Hakka giderler,

Gönül Kâbesini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır burada

Derviş Yunus ider gör n’oldu bana

Aşkın muhabbeti dokunur cana

Aklını başına devşir divane

Muhammed’in kösü çalınır burada

DEDE EFENDİYİ YAŞATMAK

Bir bestekar ve eserini ölümsüz kılan mûsikî sanatı diğer sanatlar içindeki en güçlü yönü herkese, her zamana en kolay yoldan ulaşmasıdır. Mesela bir ressamın eserini sadece bir kişi alabilir. Eğer o eser müzede ise sadece ziyaret edenler o eserin özelliklerini keşfeder. Ama müzik eseri dilden dile dolaşır. Parasal gücü olan olmayan o eseri dinleyebilir ve terennüm ederek bizzat yaşamasına ortaklık eder.

Müzik eserleri bu bakımdan bir ulusun dil zenginliğini, kültürel değerlerini, dünya görüşünü ve sanat zevkini yaşatmaya en muktedir sanat alanlarındandır. Milletlerin kurduğu siyasi organizasyonlar veya devletler yıkılabilir, anıtları ve mimari eserleri yok edilebilir ama dilden dile dolaşan mûsikîsi yok edilemez. Mûsikî vasıtasıyla bir medeniyet savaşta veya barışta, yoklukta veya bollukta hasılı her halükârda yaşar. Mûsikî milletin küçükten büyüğe, gamlıdan gamsıza, zenginden fakire kadar tüm mensuplarına yaşama zevki yanında her türlü zorluğun üstesinden gelme, ayakta kalma ruhu ve yaşamın her türlü yönüne karşı bir anlamlı bakış açısı verir. İnsanların acısını dindirmek yanında, feryadını veya mutluluğunu dile getirme noktasında ince bir zevk sahibi olmasını sağlar.

Dünün mûsikîsini yaşatmak demek Dede Efendi’yi bilmek demektir. Bugünün mûsikîsini oluşturmak ve yarının mûsikîsine uzanmak için Dede Efendi’yi iyi bilmek gerekir. Doğumunun 245. yıldönümü geride kalırken, 250. yıla ilişkin, bu büyük sanatkara yakışan anma etkinliklerini şimdiden planlamak yerinde olacaktır. İstanbul’da bir Kurban Bayramında başlayıp Mekke’de bir Kurban Bayramında biten ömre sahip olan Dede Efendi’yi anmak evrensel düzeye açık bir zemine sahiptir. Ruhu şad olsun…