Jeopolitik kırılmalar ve Türk dünyası

Arşiv.

Prof. Dr. Ainur Nogayeva/Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi

Rusya–Ukrayna Savaşı beşinci yılındayken, ABD/İsrail–İran Savaşı da ilk ayını geride bıraktı Dünya, “Bu bölgesel çatışmalar, tekrar milyonlarca kişinin öldüğü bir topyekun savaşa evriliyor mu?” sorusu ile diken üstünde iken, tüm devletlerin konfor alanından çıkıp yeni bir arayış içine girdiğini görüyoruz. Bir yandan, olası topyekun savaşı önlemek, diğer yandan ise filler tepişirken ezilmek istemeyen çimler misali bu arayış, hem askeri hem ekonomik güvenlik için kilit öneme sahiptir. Farklı askeri ittifaklara dahil olan Türk devletlerinin ise ortak bir vizyona sahip olduğunu görüyoruz.

TAMAM MI DEVAM MI?

Orta Doğu’daki gelişmeler ABD ve İran’ı stratejik bir ikileme sürüklüyor. İsrail, ABD’nin bölgeye yığdığı askeri güçten yararlanarak genişleme hedeflerini sürdürmek için farklı stratejik hamleler geliştiriyor. Ancak bu politikaların ABD’nin ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet ettiği, Trump’ın bazı destekçileri dâhil birçok uzman ve ABD’de protesto eden kesimler tarafından sorgulanılıyor. Bu nedenle Trump’ın çelişkili açıklamaları, krizin maliyeti büyürken bir “onurlu çıkış” arayışına işaret ediyor. Zira kriz büyüdükçe faturayı ABD dahil tüm dünya ülkeleri ödüyor.

İran ise, komşuları İrak ve Libya yönetimlerinin ABD’ye karşı tutumlarından ders alarak haklı olarak ona güvenmiyor. Sahip olmadığı halde kitle imha silahları var diye işgal edilen Irak’ın yanı sıra, geliştirdiği nüklerden vazgeçen ve müzakere yoluna giden Kaddafi’nin akıbeti burada en çok konuşulanlardandır.

TÜRK DEVLETLERİ TEMKİNLİ

Trump, Kuzey Kore lideri ile 2018’de buluştuğunda onu övmüş, nükleer gelişimine itiraz etmemişti. Yıllardır Irak ve İran’ın yanı sıra ABD’nin “şer ülkeler” listesinde yer alan Pyongyang birkaç gün önce ABD menziline ulaşabilecek yeni bir füze motoru testi gerçekleştirdi.

“Ot yeriz ama nükleere sahip oluruz” diyen Pakistan ise, günümüzde tek nükler güç İslam ülkesi konumundadır. Uzmanlar, gün geçtikçe nükleerin “tek güvenli liman” olarak görüldüğünden buna sahip olmayanların nükleer edinmesine teşvik edildiği konusunda hemfikirler.

SSCB döneminde sahip olduğu nükleer silahtan vazgeçen Ukrayna’nın savaşa maruz kalması bu coğrafyada soğuk duş etkisi yaratmıştı. 1991’de “ikinci nükleer güç”, İslam ülkelerince alkışlanan Kazakistan ise ABD, Rusya ve Çin’in baskısı ve garantörlüğünde elindeki nükleerden vazgeçmiş ve bu sefer ABD tarafından “barışçıl ülke” olarak sürekli övülmüştü.

Küresel belirsizlikler karşısında Türk dünyası, TDT çatısı altında stratejik bir kenetlenme yaşıyor. Mart (İstanbul) ve Nisan başındaki Bakü görüşmelerinden sonra, Mayıs’ta liderlerin Türkistan’da bir araya gelmesi ve enerji güvenliği, Orta Koridor, ticaret yollarının korunması gibi hayati konularda ortak bir duruş sergilenmesi bekleniyor.

YENİ İTTİFAK ARAYIŞLARI

Uluslararası ortamda dengeler bozulduğunda krizler oluşur, bu krizler esnasında dengenin tekrar sağlanması için iki yol gösterilir: Biri devletlerin kendi iç potansiyellerini güçlendirmek, ikincisi ise ittifaklar kurmaktır.

Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nı açma konusunda destek vermeyen müttefiklerini eleştirerek NATO’dan çıkma tehdidinde bulunması ittifakın kırılganlığına işaret etti. Türkiye için NATO önemli olsa da NATO dışı bir aktörün (örneğin İsrail) saldırısı durumunda ittifakın Türkiye’yi savunmayacağı açıktır. Nitekim bazı İsrailli yetkililerin Türkiye’yi “ikinci İran” olarak nitelemesi de dikkat çekicidir.

Bu nedenle NATO kısa vadede dağılmasa bile, ciddi bir krizde Türkiye için güvence sunmayabilir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “İslam dünyası uyanıyor” söylemi daha anlamlı hale gelmektedir. Türk devletleri arasında savunma iş birliğinin derinleştirilmesi (ortak eğitim, personel değişimi ve tatbikatlar) bu çerçevede stratejik bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.

Daha geniş ölçekte ise Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi askeri kapasitesi yüksek ülkelerin oluşturabileceği bir güvenlik çekirdeği tartışılmaktadır. Ancak Türkiye-Azerbaycan-Pakistan arasında düzenlenen “Üç Kardeş” tatbikatları gibi güvenlik iş birliği örneğine rağmen yine de Azerbaycan ile Türkistan ülkelerinin farklı jeopolitik çıkarlar ve çok yönlü siyasetleri dolayısıyla kısa vadede TDT dışında askeri bir kurumsallaşmaya mesafeli duracağı söyleyenebilir.

EKONOMİK ARAYIŞ

Türkistan ülkeleri, Körfez ülkeleri dahil birçok oyuncuyla 5+1 zirveler yapmış, yatırım vaadleri almış, ama günümüz jeo-ekonomik koşulları altında Orta Doğu’da halkın yakıt kuyruğuna girmesi, ülkeleri yeni arayışlara sevkediyor.

ABD’nin en büyük rakibi Çin ise kendisini ekonomik açıdan “güvenli refah adası” olarak tanımlıyor. (Martın sonunda iki Forumda küresel ticari devleri ülkesinde misafir etmişti.) Trump ve çevresi, söylemlerle piyasaları hareketlendirerek kısa vadeli karlar peşinde koşarken uzun vadede kaybettiklerinin farkında değiller. ABD, Hürmüz boğazı krizinde tıpkı Venezuela operasyonundan sonra olduğu gibi Çin’in zarar göreceğini düşünürken, Pekin’in bir yandan enerji tedarikinde kara bağlantılarına ağırlık verirken, diğer yandan olası petrol krizinde tekrar kömüre dönebileceği, ayrıca “beyaz petrol” olarak adlandırılan nadir elementlerinin büyük çoğunluğunu elinde tuttutuğu da unutulmamalıdır.

Küresel ölçekte “kimin kime bağımlı olacağı” tartışmaları sürerken, başta Türk devletleri olmak üzere orta ölçekli ülkelerin bu denklemi giderek daha iyi okuduğu görülmektedir. Bu aktörler, krizlerin yalnızca risk değil aynı zamanda yeni fırsatlar da barındırdığını kavramaktadır.