Zülfü Livaneli, bu ülkenin, bu toprağın sanatçısı. Bugüne kadar bestelediği üçyüzden fazla şarkıda, tepeden tırnağa "Türkiyeli" bir sanatçı görüntüsü vermektedir Zülfü Livaneli. Onu uluslararası nitelikte bir sanatçı kılan da, bence bu "Türkiyeli"liği olmuştur. Şarkılarında, bu ülke insanlarının ortak değerlerini seslendirmiştir. Belki de bu yüzden, her kesimden insan tarafından sevilerek dinlenmektedir. "Sanatçı" Zülfü Livaneli'nin, şu anda Sabah Gazetesi'nde devam eden köşe yazarlığı da var. Ama o kendisini asla bir gazeteci olarak görmüyor. Köşe yazarlığına 10 yıl kadar önce yine Sabah'ta başlamış. 6-7 yıl burada çalıştıktan sonra Milliyet'e geçmiş. Korkmaz Yiğit'in Milliyet'i satın alma girişimleri üzerine, Berlin'den istifa mektubunu göndermiş gazeteye. Sabah'ın teklifi üzerine, yeniden bu gazeteye dönmüş. Zülfü Livaneli, daha önce CHP'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olarak seçimlere girmiş, ancak kaybetmişti. 18 Nisan'da yine CHP'den İstanbul Milletvekili Adayı olarak seçimlere girecek. Siyasetin kendisine zarar verdiğini, ancak CHP örgütünün ısrarları ile aday olduğunu söylüyor.
Zülfü Livaneli, çok yönlü bir sanatçı. Albümleri, film müzikleri, film yönetmenlikleri, yazarlığı... Geçtiğimiz günlerde Londra Senfoni Orkestrası'nın yorumladığı "New Age Rhapsody" adlı albümü yayınlandı. Zülfü Livaneli ile Yeni Şafak okurları için "Memleket Meseleri" üzerine konuştuk. Buyrun.
Yalçın ÇETİNKAYA
Özgürlük, sizin şarkılarınızın da ana temasını oluşturuyor. Hatta özgürlük üzerine yazılmış bir parçanız dahi var. Özgürlük sizin için ne anlam ifade ediyor ?
Özgürlük önemli bir kavram. Her konjonktürde, her ülkede, tarihin her döneminde ayrı anlamlar da içerebilir. Toplumsal özgürlük tanımlarının ne olduğunu üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. İnsanların daha özgür olabildiği, düşüncelerini özgürce ifade edebildikleri, düşüncelerinden dolayı hüküm giymedikleri, kovuşturmaya uğramadıkları bir düzen. Ama bence bundan daha öte, daha derin anlamları var özgürlüğün. Özgürlüğe karşı yönelen tehditler sadece devletlerden, sadece rejimlerden, sadece emniyet güçlerinden ya da silahlı güçlerden gelmiyor. Bir ülkede eğer düşünce alanında bir baskı yaratılmışsa, bu da sizin özgürlüğünüzü elinizden alıyor. Hatta daha ileri giderek söyleyeyim, eğer bir ülkede bazı kavramlar tarıtışılamaz biçimde konuyorsa ve siz kendi kendinize otosansür uyguluyorsanız, bu da özgürlüğünüzü zedeleyen bir şeydir. Ve sizin kendi düşüncenizi sınırsız bir özgürlükle ileri götürmeniz çok önemli. Bir sanatçı olarak çok önemli olduğuna inanıyorum. Özgür düşünemeyen beyinlerden doğru dürüst bir sanat çıkması mümkün değil. Çünkü görüyoruz ki günümüzde insanlar kafalarını kiraya veriyorlar. Çoğunlukla medyaya kiraya veriyorlar. Medya düşünsün benim yerime, ben davranayım. Ya da bir siyasal parti düşünsün, ben onun yerine davranayım. Ordu düşünsün, ben onun talimatı dahilinde davranayım. Bunların hiçbirinin özgürlükle ilgisi yok. Özgürlük, en akla gelmeyecek, en çılgın, en uç noktaları bile düşünebilmeyi, yaratabilmeyi, yanılmayı, başarısız olmayı göze alabilmeyi gerektiren çok önemli bir kavram. İnsan kişliğinin bir parçası... ve elinden alındığı zaman insanın insan olması da biraz elinden alınmış oluyor.
"Gazeteci değil, sanatçı olarak yaşıyorum"
Siz aynı zamanda bir medya mensubusunuz. Böyle bir ortamda kendinizi özgür hissediyor musunuz ?
Ben gazeteci değilim. Biraz önce Amerika'dan, Yale Üniversitesi'nden gelenler vardı bu odada. "Gazeteci-müzisyen" yazmışlar benim mesleğim olarak. Ben gazeteci değilim. Bir köşede düşüncelerini açıklayan bir insanım. Ben, sanatçı olarak yaşıyorum. Ama, kendi düşüncelerimi açıklıyorum. O bakımdan, medyanın içinde bulunduğu durumdan ya da medyanın haber yapmak politikalarından uzağım ve bunlardan da habersizim. Ama kendi köşemde olabildiğince özgürüm, olabildiğince diyorum çünkü bugüne kadar bana çalıştığım gazete yönetimlerinden bir baskı ya da bir telkin gelmedi. Ama şunu da açık söyleyeyim, Türkiye'de ister istemez bir kamuoyu baskısı var. Bu kamuoyu baskısı, bazı hassas konulara girer gibi olduğunuz zaman kendini gösteriyor.
Nasıl bir toplumsal baskı ile karşılaşıyorsunuz ?
Toplumsal baskı, diğer baskılarla ölçülemeyecek bir baskı. Bir örnek vereyim size. Apo'nun İtalya'da ortaya çıkmasından sonra biliyorsunuz Türkiye'de büyük protestolar başladı. İtalyan arabaları yakılıyor, spagettilere kan dökülüyor, büyükelçiliklerin önünde İtalyan bayrakları yakılıyor. Ben buna karşıydım ve karşı olduğumu belirten yazılar yazdım. Bunların doğru olmadığını, bize yakışmayacağını, bizim bayrağımızın Roma'da yakılmasına tahammül edemeyeceğimize göre, bunların yanlış olduğunu ve kesinlikle yapmamak gerektiğini yazdım.
Şimşekleri üzerinize çekiverdiniz tabii.
Hiç sormayın. O sıralarda inanılmaz ters tepkiler geldi okuyuculardan. İnsanız, biz de bu toplum içinde yaşıyoruz. İster istemez sizi etkiliyor ve kafanıza çemberler koyuyor.
"Şarkılar daha esnek"
Şarkılar daha esnektir kaleme göre. Kendi köşenizde birtakım sınırlamaları ve baskıları hesaba katarak kalem oynatmak zorundasınız. Şarkılarınızda bu sıkıntıyı yaşamadığınızı sanıyorum.
Tabii, şarkılar daha esnek. Sanat dalları daha esnek. Şiir yazsanız, şiir de esnek olabilir. Ama gazete makalesi, doğrudan doğruya kitleye hitab ettiği için, o kitlenin çok hassas olduğu noktaları gözönüne almak durumundasınız. Ben bunu sadece baskı olarak da düşünmüyorum. Ben topluma saygı duyan bir insanım. Yani toplumun yaşam biçimine, örf ve adetlerine, an'ane ve geleneklerine, inancına saygı göstermek durumundasınız. Kalkıp da toplumu gazete köşesinde rencide edecek, insanların duyarlıklarıyla oynayacak şeyler yapmaktan yana değilim. Bunu hiçbir zaman doğru da bulmadım, yapmadım da zaten ama, düşüncelerinizi açıklamak zorundasınız.
"Şarkılarım, toplumun ortak değerlerini içeriyor"
O köşede yazmanız, bir sanatçı olarak sizi sınırlandırmıyor mu ?
İki ayrı şey bunlar. Yalnız ben size bir şey söyleyeyim. Şarkılarımda da özellikle, yaşamımın büyük bölümünde yaptığım besteler, ki insan bestelerinden daha çok sorumlu olur tabii. Yazdığım üçyüzden fazla şarkı, toplumu tahrik eden, birbirine düşüren, sert mesajlar veren şarkılar değildir. Meselâ ben Nazım Hikmet şiirlerini en fazla bestelemiş olan besteciyim. Ve Nazım şarkılarını müzik dünyasına kazandıran, şarkı haline getiren bir kişiyim. Ama baktığınız zaman, ben Nazım'dan hangi şiirleri bestelemişim; Kurtuluş Savaşı'nda cepheye sevkedilen askerleri anlatan "Memetçik Memet", Türkiye'ye özlemini yansıtan "Karlı Kayın Ormanı"... ya da bunun gibi şiirler. Meşhur parçalarımdan bir tanesi "Leylim Ley", bir hasret şarkısı. Bütün bestelerime baktığınız zaman bunların hepsinde özgürlük, kardeşlik, dostluk, vatan özlemi gibi duyguların yer aldığını görürsünüz.
Ortak insani değerleri konu edinmişsiniz genellikle.
Öyledir, öyledir. Kişiliğim öyledir benim. Yurtdışında olmam nedeniyle korsan kasetler ve o korsan kasetlerin üzerine basılan benim olmayan resimler, onların içine doldurulmuş karmakarışık türküler... beni Türkiye'ye, bir kesime yanlış tanıttı. Zannedildi ki Zülfü Livaneli yurtdışında oturan, bütün eylemlerin içinde olan, sol direktifler veren bir insan. Öyle değil. Hasan Cemal'in kitabını okuyorum. Ben Hasan Cemal'i 25 yıldır tanırım. Hasan Cemal, Uluç Gürkan, birçok insan bu eylemlerin içinde. Ben hayatımda hiçbir eylemin içinde olmadığım gibi, hiçbir örgütün üyesi de olmadım. Çocukluk ve gençlik çağlarımdan beri sanat ve kültürle ilgiliyim. Solla ilgilenmem ve solcu olmam da yine sanat ve kültür yoluyladır. Yani sanat ve kültürü sol temsil ediyor diye yakınlık duydum. İnsan hakları, adalet, kardeşlik, dostluk duyguları da benim hoşuma gitti. Ondan dolayı sol bir sanatçı oldum. Ama sanatçılık dışında bir örgütle ilişkim olmadığı gibi, herhangi bir yürüyüşe dahi katılmadım. Okuyorum da Hasan Cemal, Uluç Gürkan olayların çok içindelermiş. Benim bunlarla alâkam bile olmadı. Ben hep sanatçı olarak solcu oldum.
"İnanan insanlar saygıya lâyıktır"
Sizin bu hoşgörünüzü bir Yedikule konserinde gördük. Konser sırasında ezan okunmaya başladı, siz şarkıyı "Ezan okunuyor" diyerek kestiniz. Tepki aldınız, ama teşekkür de aldınız. Caminin imamı ve müezzini gelip size teşekkür ettiler.
Bu doğru. Ama benim o tepkiyi anlamam mümkün değil. İnanç, bir gönül zenginliğidir, iç zenginliğidir. İnanan insanlar saygıya lâyıktır, saygıdeğerdir ve orada inancın gereği olarak bir ezan okunuyorsa ki, toplumun kutsal değerlerinden biridir; sizin o bangır bangır seslerle konsere devam etmeniz, saygısızlıktır. İnsana saygısızlıktır, inanca saygısızlıktır. Hayatım boyunca inanca saygısızlık yaptığıma dair tek bir davranışımı ve sözümü bile, hiçkimse gösteremez. Çok önemlidir, meselâ ben Salman Rüşdi hakkında idam kararı verilmesini hiçbir zaman onaylamadım ama, yıllar önce yazdığım yazılarımda Salman Rüşdi'yi de çok eleştirdim. Milyarlarca insanın inancına; ibadet ettiği, gözyaşı döktüğü, yüreğinin kabardığı bir konuda onun peygamberine hakaret etme hakkını da sana kimse vermiyor. O kötü bir yazar olduğu için, sansasyon yaratmak istedi.
Mevlânâ ve Yunus Emre'nin hümanist olduğundan sözetmiştiniz. Onların bu hümanizmi nereden kaynaklanıyor olabilir sizce ?
Ben bir onüçüncü yüzyıl mucizesi yaşadığımıza inanıyorum. Onüçüncü yüzyılın Anadolusu'nu, dünyanın en büyük aydınlanma merkezlerinden birisi olarak algılıyorum ve diyorum ki, hatta bugünkü Türkiye'ye bile hız verebilecek bir aydınlanmadır. Çünkü o kadar müthiş bir çağ ki... bir tarafta Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, bir tarafta Yunus Emre, bir tarafta Hacı Bektaş-ı Veli, bir tarafta Şeyh Edebâli, bir tarafta Ãh-i Evrân... inanılmaz bir düşünürler, filozoflar, şairler, sanatçılar toplamı. Bu kadar insanın aynı çağda biraraya gelmesi kolay değildir. Bu insanların da görüşüne bakıyorsunuz; benim her zaman çok saygı duyduğum ve çok geçerli olduğunu düşündüğüm o tasavvuf düşüncesinden hareketle bir insan ve evren kavrayışları var. Bu insan ve evren kavrayışlarını hem hümanizmin gereklerine ters düşmeden, hem dinin gereklerine ters düşmeden inanılmaz bir sentezle insanlara sunmuşlar. Zaten Osmanlı İmparatorluğu'nu bir cihan imparatorluğu haline getiren, Bizans'ı deviren, Osmanlı'nın küçücük bir aşiretten böylesi bir güce ulaşmalarını sağlayan da bu. Silah gücüyle, kılıç gücüyle, fetih gücüyle yapılan iş değil. Gönül ve kültür gücüyle gittiler. İnsanlara eşit davranan, din, dil ve ırk ayrımı yapmayan o muazzam tasavvuf görüşüyle diğer insanları çekebildiler. Bunu çok güzel anlatan iki dize vardır: "Rumelin fethinde ol gerçek veli / Tahta kılıç tutar o zâtın eli." Yani Diyar-ı Rum'u fetheden veli, tahta kılıçla fethetti, hakikî kılıçla değil.
Londra Senfoni Orkestrası gibi, dünyanın en önemli senfoni orkestralarından biri tarafından seslendirilen "New Age Rhapsody" adlı bir albümünüz yayınlandı. Elinize ve yüreğinize sağlık. Bu albümde yer alan eserler, sizin daha önceden bildiğimiz eserleriniz. Siz şarkılarını, kendi sesi için yapan bir sanatçısınız ve şarkılarınızda da Anadolu havası vardı. Eski bestelerinizin seslendirildiği New Age Rhapsody'de, eserleriniz başka bir biçime bürünmüş ve sanki donuklaşmış. Ne dersiniz ?
Ben tabii ki yorumcudan önce, bir besteciyim ve eserlerim, dünyanın birçok değişik ülkesinden birçok değişik sanatçı tarafından seslendirildi. Türkiye'de de yine birçok sanatçı benim şarkılarımı söylediler ve hepsi de şarkılarıma kendi tarzını kattı. Bu sefer, Londra Senfoni Orkestrası yorumladı ve kendi tarzını koydu. Kendi tarzı, senfonik bir tarz. Derinleşmiş bir müzikalite var burada. Bir müzik adamı olarak bundan çok memnunum. Tabii ki benim şarkılarımın doğrudan yaptığı bir sıcaklık yaratma etkisi vardır. Ben de Ankara'da beşyüzbin kişiye konser verdiğim zaman bu senfonik formla onların karşısına çıksam, bu coşku olmaz. "Yiğidim aslanım"ı söylerken o mumlarla insanların eşlk etmesi, tabii ki şarkı formunun da etkisiyledir. Ama UNESCO, bu şarkılarımın bir müzikal önemi olduğuna inandı bence. UNESCO'nun projesidir bu. Daha sonra, Londra Senfoni Orkestrası da buna inandığı için repertuarına aldı. Çünkü bu orkestranın adını koyması ve repertuarına alması kolay değildir. Dünyada ilk izlenimler, benim daha önceki parçalarımla kıyas edilemeyecek kadar yaygınlık kazanacağı yolunda. Ben sadece bunun için yapmadım bunu. Sanıyorum ki yeni bir biçimdir bu. İnanıyorum ki siz, o parçaları birkaç kez dinlediğinizde daha fazla içine gireceksiniz. Çünkü, boyutları artıyor. Bu da bir zenginliktir.
'Derin devlet var, serin devlet yok'
Türkiye'deki son siyasal gelişmeleri bir gazeteci gözüyle nasıl görüyorsunuz ?
Bir belirsizlik var ve Türkiye giderek "yönetilemiyor" duygusu veriyor. Taha Akyol dostumuz sık sık kullanır, "Yönetemeyen demokrasi" diye. Onun İngilizce'deki aslı "Yönetilemeyen demokrasi" dir. Gerçekten Türkiye artık yönetilemeyen bir demokrasi noktasına gelmiş gibi. Seçimlere bir ay var, seçimlerin yapılıp yapılmayacağı belli değil. Bakıyorsunuz Türkiye'deki dengeler, karşılıklı restleşmeler biçiminde oluyor. Meclis'te bir tavır belirleniyor, ertesi gün bir savcı çıkıyor ve basına bir iddianame okuyor, "İdamını isterim" diyor. Karşılıklı hamlelerle geçiyor. Garip oyunlar oynanıyor Türkiye'de. Bunlara baktığınız zaman iki temel sorun olduğunu görüyoruz. Türkiye, inanç ve etnik temel üzerinde yükselen siyasi görüşlerle ilgili sorunlarını çözemedi. bunu yerine oturtamadı. Bunu çözemediğiniz zaman bu sorunlar Kıyamet'e kadar, ağırlaşarak var olur. Çünkü siz, bu insanları yok edemeyeceksiniz. Kimse yok edemez. Türkiye'de eğer inanç temeli üzerinde yükselen bir partiye oy vermiş milyonlarca insan varsa, o insanları siz bir gün denize dökemeyeceksiniz. Öbür taraftan, etnik temel üzerine kurulan partiye oy veren insanları da denize dökemeyeceksiniz. O zaman, demokrasi içinde birbirimizle uyumlu ve birarada yaşama metodlarını bulmalıyız. Gazete manşetleriyle ortalığı kızıştırarak, doldurarak, korkutarak olacak iş değil. İkna ile ve serin kanlı düşünmeyle mümkün olabilir bu. Devlet, serinkanlı olmalı bir kere. Türkiye'de derin devlet var, bence serin devlet olsa daha iyi olur. Çünkü devlet sinirlenmez, devlet kabadayılık yapmaz, devlet çıkıp onu bunu tehdit etmez, küfür etmez. Devlet herkesi dinler, düşünür, sorun çözer, planlamalar yapar. Bir belirsizlik var ve gidiş iyi değil.
Bindik bir alâmete, gidiyoruz Kıyamet'e...
Hayır hayır, yine de çok karamsar olmamak lâzım. Bindik bir alâmete, gidiyoruz selâmete diyelim. Böylesi daha güzel.