Küresel gerçekler karşısında, yerel bağlılıklar, geleneksel bağlılıklar, kültürler, yapılar tutunamıyor, direnemiyor. İslam dünyası ölçeğinde, İslami bünyenin yaşadığı parçalanmalar, bencillikler, başıboşluklar, keyfilikler, sorumsuzluklar sebebiyle ortak bir bilinç, ortak bir irade oluşturulamıyor. Ortak bir bilince sahip olmadığımız için neleri kaybettiğimizi anlayamıyoruz. Hayatımızın bütün boyutlarını bayatlamış, çürümüş, köhneleşmiş düşünceler, yöntemler, ilişki biçimleri kontrol ediyor.
Büyük davalara özgü bağlılıklardan, duruşlardan, tercihlerden yoksun hayatlar yaşıyoruz. Toplumlarımızda her şey, gündelik sıradanlıkların, gündelik çıkarların içerisinde cereyan ediyor. Genel adalet fikri/duygusu/ilkeleri, etnik-ideolojik adalet ya da 'cemaat' adaleti uygulamaları yoluyla yok ediliyor. Toplumlarımız da kişisel tiranlıkların, kişisel diktatörlüklerin 'cemaat' olarak tanımlandığı çok büyük bir yanılsama yaşanıyor. Tek renkli, tek boyutlu, çeşitli çıkarlara göre şekillenen utanç verici 'adalet' uygulamaları çok derin ve yapısal bir bozulmaya işaret ediyor.
Kâr, zarar, çıkar hesapları arasına sıkıştırılmış hayatlar yaşadığımız için, anlam yosunlaşmalarından uzaklaşıyoruz, İslami düşünce hayatının, cemaat hayatının, düşünce dünyasına, entelektüel dünyaya, felsefi dünyaya, hikemi dünyaya özgün bir katkısı yok. Cemaat olarak tanımlanan kişisel tiranlıklar, hiç bir eleştirel değerlendirmeye ihtiyaç duymaksızın, çıkarları gereği İslam düşmanı unsurlara kucak açabiliyor. Milliyetçi-mezhepçi şizofreni'ye şimdilerde 'cemaat'çi şizofreni de katılmış bunuyor. Cemaatçi şizofreni kendilerine eleştirel olarak yaklaşan unsurların yakılarak, ateşe atılarak imhalarını talep edebilecek bir noktaya, korkunç bir noktaya gelmiştir
KİŞİSEL TİRANLIK
Dini alanda, ekonomik alanda, politik alanda, bürokratik alanda hegemonya kurmak isteyen kişisel tiranlık, bugün bütün açıklığıyla engizisyoncu bir dil, engizisyoncu bir tavır ve ilişki biçimi oluşturmuştur. Cemaat çıkarı için, tarihte benzeri görülmemiş bir ahlaki sefalet, zihinsel sefalet sergilenebilmektedir. Şimdiye kadar Neo-nurculuk, yani Amerikancı Nurculuk olarak tanımlayageldiğimiz kişisel tiranlık hakkında, bu tiranlıkla ilgili olarak, tiranlığın darbe girişimine kadar bütün Türkiye olumlu kanaatlere sahip bulunuyordu. Tiranlığın İslama verdiği ağır hasarlar ve zararlar hiç kimsenin umurunda bile değildi. Şizofrenik tiranlığın İslam'a verdiği zararları konuşmak/tartışmak cesaret istiyordu, şimdi de sözünü ettiğimiz şizofrenik tiranlığın İslam'a verdiği, tevhidi dünya görüşüne, hayat tarzına verdiği ağır hasarlar konuşulmuyor, tiranlığın hükümete/ekonomiye/ Türkiye'ye verdiği zararlar konuşuluyor.
Her tarihsel çağın, tarihsel dönemin, kendine özgü bir dili, yaklaşımı, gündemi olmalıdır. Biz'den önce yaşayanların aklı/dili/gündemi bütün zamanlara teşmil edilemez. Geçmişe doğru düşündüğümüz için, bugünün anlaşılması, bugüne özgü çözümlemeler üretilmesi konusunda ciddi zorluklar yaşıyoruz. Milliyetçi gelenekler, yerleşik görüşler, etnik tasavvurlar, kültür ve tarih algısı, ulus-devlet'in çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda icat edilen çarpıtılmış bir din algısı, dini hayatın, dilin, gündemin bütünüyle yozlaştırılması sonucunu doğurmuştur. Temel İslami ilkelerin, yaklaşımların, yapıların, çözümlemelerin göreceli hale getirilmesinden, vülgarize edilmesinden, İslami yönelişlerin, oluşumların Amerikan yörüngesi içerisinde konumlandırılmasından, İslam'ın millileştirilmesi ve sağcılaştırılmasından Nurculuk ve Neonurculuk gibi akımlar sorumludur.
MEZHEPÇİ MİLLİYETÇİLİKLER!
Modern-seküler zamanlarda, hayatın bütünlüğünün parçalanmasıyla birlikte toplumsal-siyasal etkinliğe, sorumluluğa yabancı bir din algısı oluşturularak, İslam, daha çok içsel dünyalarımıza, özel dünyalarımıza kapatıldı. Bu suretle İslam maddi-fiziksel-politik dünyayı şekillendirme işlevinden alıkonuldu. Ruhsal-fiziksel boyutların bütünlüğünün bozulduğu günden bu yana, bilincimizi/aklımızı/içimizi/kalbimizi/ruhumuzu gereği gibi somutlaştıramıyoruz. Tüketimle sınırlı hayatlar, hayatlarımızı anlamsızlaştırıyor, kişiliksizleştiriyor. İnsanları, Müslümanları da paranın, gücün, şöhretin kölesi haline getiren, nüfuz ve şöhret sahibi olabilmek için her tür kişiliksizliği göze alan, cemaat çıkarı için her tür yolsuzluğu, dolandırıcılığı, yalancılığı, hile ve hurdayı mubah sayan bir anlayışın sıradanlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu dönem yalnızca para ve propoganda yoluyla inşa edilen imajlar dönemidir.
Ulus-devlet milliyetçilikleri, bu milliyetçilikleri paylaşmayan unsurları ötekileştirmişti, yalnızlaştırmıştır. Mezhepçi milliyetçilikler de aynı yolu takip ederek farklı mezhepleri marjinalleştirmeye çalıştılar. Günümüzde de tahakküm ihtirasları içerisinde olduğunu gördüğümüz cemaat yaklaşımı farklı unsurları varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü için, onları engizisyona tabi tutmak istiyor. Ulus-devlet, mezhep ve cemaat bağnazlıkları, fanatizmleri sebebiyle ne yazık ki ortak medeniyet alanını, iklimini ve bilincini kaybettik, barbarlık alanına geçtik. Hepimiz anlaşılması zor kimlik ikilemleri içerisinde yaşıyoruz. Yabancılaşmaların, bencil ihtirasların, kötülüklerin farkına vardığımız halde bunlara ahlaki tepkiler göstermiyor, böylece yabancılaşmaların, kötülüklerin bir parçası haline geliyoruz. Bütün bunlar olup biterken, ciddi bir hesaplaşmaya yönelmemiz gerekirken çok ucuz iyimserliklere kapanıyoruz.