Yarım kalan bir hikâye Abdülhamid’den Türkiye Yüzyılı’na

Son 20 yılda yaşanan dönüşümle, uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Bu dönüşümün sürdürülebilmesi yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Mahmut Özer / Eski Millî Eğitim Bakanı

Osmanlı’nın son döneminden itibaren Türkiye’de siyasal ve toplumsal hayatı anlamaya çalışırken sıkça bir aydın-halk gerilimi ile karşılaşırız. Bu gerilim yalnızca kültürel bir farklılık değil, aynı zamanda devletin nasıl yönetileceğine ve toplumun hangi istikamette dönüştürüleceğine dair derin bir ayrışmayı da temsil etmektedir. Tanzimat’tan itibaren belirginleşen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden bu ikili yapı, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en temel tartışma alanlarından birisi olmuştur. İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması adlı eserinde bu ayrışmayı modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal düzenini anlamanın anahtarı olarak kapsamlı bir şekilde ele alır. Ona göre Türkiye’de aydın kesim yalnızca düşünsel bir zümre değildir, aynı zamanda devlet aygıtının içinde yer alan memur ve bürokrat tabakasını da kapsayan geniş bir kesimdir. Bu nedenle aydın-halk ayrımı bu zümre ile geniş toplum kesimleri arasındaki mesafeyi temsil etmektedir. Küçükömer’in dikkat çektiği paradoks ise, tarihsel süreç boyunca genel olarak bu bürokratik-aydın kesimin siyasal mücadelelerden galip çıkması ve kalıcılığını sağlamasıdır.

AYDIN-HALK AYRIŞMASI

Teoman Duralı da Öyle Geçer ki Zaman başlıklı söyleşi kitabında benzer bir tarihsel sürekliliğe dikkat çekmekte ve bu ayrışmanın Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren farklı biçimlerde tekrarlandığını ifade etmektedir. Duralı’ya göre II. Abdülhamid döneminde ortaya çıkan tablo bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Bu dönemde devletin en üst kademesindeki padişah ile geniş halk kitleleri aynı tarafta görünürken, aydınlar ve memurlar padişaha karşı konumlanmıştır. Duralı, bu durumu alışılmış tarih anlatılarının tersine bir tablo olarak yorumlar:

“Devletin üst kademesindeki adam ve halk bir oluyor; aydın, memur takımı öte tarafa geçiyor. Çok ilgi çekici bir manzara ortaya çıkıyor. O aydın, memur takımı öylesine güçleniyor ki! Güçlenmesinde Abdülhamid’in de payı var. Okullar açıp gençleri yetiştirmesine rağmen, istediği yöne çekemiyor. Sonuçta halk ile Abdülhamit yeniliyor; Avrupalılaşan ve yeniliği, çağdaşlığı savunanlar galip geliyor.”

Duralı bu ayrışmanın yalnızca Abdülhamid dönemine özgü olmadığını, Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam ettiğini ileri sürer. Ona göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplum yapısı büyük ölçüde az sayıda memur ve bürokrat ile geniş halk kitlelerinden oluşan ikili bir görünüm arz etmektedir. Bu yapı içinde okumuş yazmış kesim ve devlet memurları büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi çizgisinde yer alırken, geniş halk kesimleri siyasal karar süreçlerinden uzak kalmış ve uygulamaların çoğunu benimsemekte zorlanmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin siyasal tarihinde bürokratik-aydın kesim ile halk arasında belirli bir mesafenin süreklilik arz ettiği görülmektedir. Duralı bu çizginin daha sonraki dönemlerde de tekrarlandığını, Demokrat Parti ve Adnan Menderes’e karşı ortaya çıkan aydın-bürokrat tepkisinin ve benzer biçimde Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştirilerin de aynı tarihsel hattın devamı olarak okunabileceğini ifade etmektedir.

AYDIN-BÜROKRAT LEHİNE BÜKÜLEN TARİHSEL AKIŞ

Bu ayrışmanın kökleri ise İdris Küçükömer’in işaret ettiği gibi çok daha erken bir modernleşme dönemine, yani II. Mahmud devrine kadar uzanır. Küçükömer’in dikkat çektiği önemli bir nokta, II. Mahmud’un yürüttüğü reform sürecinde padişahın yanında yer alan kesimlerin büyük ölçüde bürokratlar ve âyan olmasıdır. Bu durum Osmanlı modernleşmesinin yönünü belirleyen kritik bir gelişmeye işaret eder. Zira devletin yeniden düzenlenmesi sürecinde padişahın bürokrasi ve yerel güç odaklarıyla kurduğu ittifak, geleneksel toplumsal yapı içinde farklı bir onarım imkânı arayan ve esnaf, ulema ve yeniçerilerin temsil ettiği daha geniş kesimlerin giderek zayıflamasına yol açmıştır. Yeniçeri ocağının kaldırılması bu dönüşümün en çarpıcı adımlarından biri olmuş, geriye esnaf teşkilatları ve ulema kalmıştır. Ekonomik ve ticari düzenlemeler kısa süre içinde bu kesimleri de zayıflatmıştır. Avrupa ile yapılan ticaret anlaşmaları ve verilen imtiyazlar Osmanlı ekonomisini giderek dışa bağımlı bir yapıya dönüştürmüş, Batı’nın makineli sanayii karşısında Osmanlı’nın lonca temelli üretim sistemi rekabet edemez hale gelmiştir. Küçükömer’in ifadesiyle, gelişmemiş Osmanlı imalat sanayii ve lonca sistemi birkaç on yıl içinde Batı sanayiinin karşısında silinip süpürülmüştür. Böylece ekonomik bakımdan esnaf ve yerli üretim zayıflamış, büyük kitleler önemli bir dayanağını daha kaybetmiştir. Son aşamada ise ulemanın etkisi azalır. Eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi ve hukuk alanında yapılan reformlar geleneksel ulema sınıfının toplumsal ve siyasal etkisini ortadan kaldırmıştır. Böylece, büyük kitleler temsiliyet kabiliyetini kaybetmiş, aydın-bürokrat kesimin kendilerine yönelik tek yönlü endoktrinasyonunda savunmasız kalırken refahtan da payını alamamıştır.

Bu dönüşümün sonunda ortaya çıkan toplumsal manzara oldukça çarpıcıdır. Geleneksel temsil mekanizmalarının zayıflamasıyla birlikte toplumun geniş kesimleri siyasal süreçte örgütlü bir güç olmaktan giderek uzaklaşmıştır. Böylece Tanzimat’tan itibaren şekillenen ve Cumhuriyet döneminde de farklı biçimlerde devam eden aydın-halk ayrışmasının tarihsel akışı sürekli aydın-bürokrat lehine bükülmeye devam etmiştir.

AKAMETE UĞRAYAN SÜREÇ BUGÜN HIZLANDI

Bu tarihi akışı değerlendirirken II. Abdülhamid döneminin kritik bir özelliğine ayrıca vurguda bulunmak gerekiyor. II. Abdülhamid döneminin dikkat çekici özelliği, bu dönemde devlet hizmetlerinin mümkün olduğunca geniş toplum kesimlerine ulaştırılmasını hedefleyen bir kitleselleşme hamlesinin başlatılmış olmasıdır. Eğitim ve sağlık kurumlarının yaygınlaştırılması, ulaştırma ve haberleşme ağlarının geliştirilmesi gibi adımlar, devlet ile toplum arasındaki mesafeyi azaltmayı amaçlayan bir kitleselleşme yönelimini yansıtmaktadır. Ancak Abdülhamid’in siyasal olarak tasfiye edilmesiyle birlikte bu süreç büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Modernleşme aydın-bürokrat kesim aracılığıyla devam etmiş, ancak geniş halk kitlelerini merkeze alan kitleselleşme mantığı kesintiye uğramıştır. Dahası, geniş toplum kesimleri ile aydın-bürokrat kesimin temsil ettiği devlet arasındaki mesafe varlığını korumuştur.

Aradan geçen uzun yılların ardından ülkemizde benzer ölçekte geniş ve kapsamlı bir kitleselleşme hamlesi özellikle son 20 yılda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde tekrar gerçekleşmiş ve eğitimden sağlığa, ulaştırmadan altyapıya, kültür ve turizmden savunma sanayisine kadar her alanda diğer ülkelerle mesafe kapatılmış ve büyük kitleler her alanda hizmete kolayca erişebilir olmuştur. 20 yıl gibi kısa sürede başarılan bu dönüşüm sıradan bir dönüşüm değildir. Bu süreç yalnızca fiziksel hizmetlerin yaygınlaşmasıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun daha önce devlet imkânlarından sınırlı ölçüde yararlanabilmiş kesimlerinin kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de dönüştürmüştür. Oldukça kapsamlı bir dönüşüm olup aydın-bürokrat kesimin uzun dönem kesintiye uğrattığı veya zayıflattığı özgüveni tekrar tesis etmiş ve artık tüm süreçlerde mef’ul değil fail olmanın yolu açılmıştır. Tarihle ilişkimiz de daha sahih bir düzlemde tekrar kurulabilmiş ve yeni bir hikâye yazabilmenin imkânı çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.

TARİHİ İMKAN MUTLAKA DEĞERLENDİRİLMELİDİR

Bununla birlikte tarihsel olarak kökleri Tanzimat dönemine kadar uzanan aydın-bürokrasi ile halk arasındaki gerilimin tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değildir. Bu gerilim farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Ancak son dönemde yaşanan dönüşümle birlikte uzun süre kamusal alanın yönünü belirleyen seçkinci kesimler önemli ölçüde mevzi kaybetmişlerdir. Önümüzdeki dönemde asıl mesele bu dönüşümün sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Bunun yolu yalnızca halk kesimlerinin devletle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesinden değil, aynı zamanda aydın ve bürokratik kesimlerin de ortaya çıkan yeni toplumsal hikâyeyi anlamasından, içselleştirmesinden ve bu hikâyeye katkı vermesinden geçmektedir. Dahası, tarihi müktesebatımızı anlayıp, tahkik edip bugünün sorunlarını kuşatacak, yorumlayacak ve çözümler üreterek bu dönüşümü sürdürülebilir kılacak yeni ortak bir dilin (ve ortak bir hikâyenin) oluşturulması gerekmektedir. Bu tarihi imkân değerlendirildiğinde Tanzimat’tan beri farklı biçimlerde tekrar eden aydın-halk ikiliğinin aşılması da artık mümkün olacaktır. Bunun imkânı artık vardır ve bu imkân ihmal edilmeden iyi değerlendirilmelidir.