Yeni Türkiye''nin eşiğinde fırsat ve tuzaklar...

Dil, nasıl ki tüm zamanları kapsıyorsa, halk hareketinin dili, eski seçkinleri içine alabildiği ölçüde kalıcı ve başarılı olur. Tedrici değişim, eskinin seçkinlerini de bir yolunu bulup mutlaka sürecin içine katmalıdır. Bu arzu değişim gücünü temsil eden hareketin zihniyetine sirayet ediyorsa dil yeniden kurulmuş olur. Yoksa bir retorik veya iyi niyet olarak kalır, hatta gerginliği daha da arttırır.

Markar Esayan
Yeni Türkiye''nin eşiğinde fırsat ve tuzaklar...

Demokrasi iddiası olan bir toplumda, bir muhasebeci ile bir siyasetçinin, bir ustabaşı ile bir cumhurbaşkanını birleştiren özellik, vatandaşlar arasında ve devletin vatandaşlarına hizmetinde eşitliğin sağlanmasına duyulan ortak istek ve kapasiteleri oranında ortaya çaba koymalarıdır. Yani ''mikro ile makro real politik'', bir ülkede eşitlik arzusu üzerinde mutabakat sağladığında, en azından genel eğilim bu yöne kaydığında, toplum olmanın sırları kanda veya ırkta değil eşitliğin sağlanması ülküsünde aramaya başlanır. İrili ufaklı cemaatlerin kendi grupları adına istediği şeyleri, genel için de isteyebilme zihniyetine geçişleri toplum olabilmenin temel şartlarından birisidir.

Bu isteği bir muhafazakarın, bir Kürdün, bir Alevinin, bir solcunun, bir sosyal demokratın veya bir liberalin kendi ideolojik kalıpları içinde siyasete yansıtmaları kaos değil, imkanlar zenginliğini ortaya çıkarır. Eşitliğin herkes için talep edilmesi, (ama retorikten çıkarak gerçekten talep edilmesi) en keskin uçların veya farklılıkların birbiri ile rastlaşabileceği ortak bir ahlakın asgari koşullarını bize sağlar. Ortak ahlak, ortak eşitlik talebinin üzerinde yükselirken, grupların kavga ederken bile birbirlerini anlayabileceği bir dil yaratır. Yaratmıyorsa verilen mücadelelerin kavranmasında bir sorun vardır.

Yeniden konuşabilmeye başlamak çok önemlidir. Ama yeniden konuşabilmek için, konuşulacak konular ve dil üzerinde düşünmeniz gerekir. Ortak ahlaka bağlanmamış bir dil Nietzsche''nin dediği gibi retorik yüzeyinde kalır, faydasızlaşırken sorunun kaynağı haline dahi gelebilir. Sokrates''in ''incelenmemiş hayatın değersizliği'' vurgusu burada kilit önemdedir. Geçmişi ve kendi üzerinde düşünmeyen zihniyetler, gelecekle ilgili tasavvur ve eylemlerinde spekülatif bir alana savrulacaktır. İnsan gibi siyaset de ''şimdiki'' zamanda ''gelecek'' için eyler ve bunu yapabilmek için ''geçmiş''ten gelen tecrübesini kullanır.

İMTİYAZLARIN VARLIĞI

Bu nedenle modern mühendislikler artık soluksuz kalmıştır. Çünkü geçmişle ilgili tasavvurlarını kaybetmişlerdir. Keskin devrimlerin çağı da geçmişi havsalalarından çıkarmaları, onu düşman ilan etmeleri nedeniyle kapanmıştır. Keskin devrimlerin şiddetten kopamamaları geçmişi silme dürtüsünden kaynaklanır. Keskin devrimlerden tedrici değişim süreçlerine geçiş, zamanın (Geçmiş-şimdi ve gelecek) ve insanın bütünselliğinin (Beden ve ruh) kendisini yeniden dayatması sayesinde olmuştur. Zamanın bütünselliğine ihanet eden ideolojiler bizzat bu nedenle tarihin dışına atılır.

Bir ülkede gruplar arasında ırk, mezhep ve cinsiyet farkından ötürü çifte standart varsa, o ülkenin rejimi ve o rejimi kurup yönetenler, ahlaksızlıkla maluldür. Sadece yöneticilere suçu atarak kenara çekilemeyiz. Birilerinin dezavantajı, o dezavantajdan etkilenmeyen grupların avantajıdır ve ülkede nelerin olup bittiğinden haberdar olmamak, bizi namuslu insanlar yapmaya yetmez. Kaldı ki, gelecekte bir yerde bu gayrı ahlaki avantajlı durumun bedelini öderken payımıza düşenle mutlaka karşılaşırız.

İmtiyazların varlığı zaten bir ahlaki kaybı ima ederken, o imtiyazların ortadan kalkması söz konusu olduğunda gösterilen direnç, direnç sahibini biraz daha ahlaksız yapar. Kimse açıkça ahlaksız olmak istemez. Ancak bir rejimin ve davranış kalıplarının ahlaki olmadığını fark etmek o kadar kolay değildir. ''Normal'' her zaman pozitif bir durumu ima etmez. 1940''larda Türkiye''de bir gayrimüslimden bin kat daha fazla vergi almak, azınlıkları mübadele etmek normal bir davranış sayılıyordu. Ama üzerinden 70 yıl geçtikten sonra bununla ilgili telafi yasaları çıkartıldığında, bir partinin buna açıkça karşı çıkabildiğini, Ahmet Kaya''nın Kürt olduğu için ölüme mahkûm edilebildiğini gördüğümüzde, bunları destekleyenlerin sadece dar bir grup değil, geniş bir toplumsal kesim olduğunu fark ederiz. Anormalin normalleşmesi bu durumu sağlamıştır.

Menfaati, başkalarının menfaatini kendi grubuna aktarmakta olan bir yönetici veya güç grubunun kendiliğinden değişmesini beklenemez. Bu tür yöneticinin görevlerinden birisi de, sömürüyü kamufle edecek gerekçeleri otomasyona bağlamak, sürekli üretmek ve üretmektir. Bu, milli çıkar, milliyetçilik, bölünme, irtica gibi birçok kalıba girebilir. Kürt veya dindar, azınlık veya muhalif kesimler bu söylemler üzerinden sömürülür. Özgür düşünce, avantajlı kesimlerin menfaatperestliği ile dezavantajlı kesimlerin baskı altına alınması arasında uzak diyarlara göç eder. Böylelikle, avantajlı kesimlerde bönlük, dezavantajlı kesimlerde ise şiddete veya sinikliğe eğilim murad edilir. Bönlük vicdanı köreltecek, şiddet gerçeği perdeleyecek, siniklik de rejimin güvencesi olacaktır.

REJİMLE ANLAŞMAZLIKLAR

Adnan Menderes''in laik Egeli bir toprak ağasının oğlu olarak ''Yeter Söz Milletin'' demesinin yarattığı nefreti düşünün şimdi. Aslında eski CHP''liler olan DP''lilerin sürdürülemez eşitsizlikten eşitliğe yumuşak geçiş için büyük bir imkân olarak görülmesi gerekirdi. Ama grup içi ihanetler, grup dışı müdahalelerden daha büyük nefretle karşılanır. Çünkü bu onca emek ve kanla kurulmuş ''ikili karşıtlıklar'' dünyasını tuzla buz eder. Bir dindarın başka bir dindarın hakkını savunması kolay savuşturulabilir. Ama tersi sistemi kökten değiştirecek bir zihniyet kırılmasını ima eder ve yıkıcıdır. Yıkıcı bir şekilde püskürtülmesi gerekir. Menderes ve arkadaşları bu yüzden ibretlik biçimde linç edilmişlerdir. Öyle ki ondan sonra hiçbir siyasi bunu denemesin. Demirel ve Ecevit''in siyasi hayatları Menderes örneğinin gölgesi altında şekillenmiştir. Erbakan bile bu sınırların içinde kalmıştır.

CHP ve tabanı diyerek genelleyebileceğimiz grubun, geçmişin imtiyazlarının içinde saklı duran bedel ile yüzleştiği günler 3 Kasım 2002''de başladı. Erdoğan ve AK Parti''nin hükümet olması, küstah bir misafirin eve habersiz gelip de yerleşmesi kadar kabul edilemez bulundu. Başlayan sürecin talihsiz bir sapma olduğu ve üstesinden kolayca gelinebileceği düşünüldü. Yaşanan müdahaleleri burada tekrar özetlemek gereksiz.

Rejimle varolan anlaşmazlıklarında, dindarlar, hukuk içinde kaldılar ve hedeflerine siyasi kanallarla erişme konusunda basiret gösterdiler. Seksen yıl sabredilmişti ve tarihten ders alınmıştı. Bu durumda, ortaya 12 yıl boyunca siyaset dışı yöntemlerle mücadele veren arkaik bir muhalefet ve siyaseti azami kullanarak sürekli başarılı olan bir partinin mücadelesi çıktı. AK Parti onu azami kullanmakla siyaset konusunda gittikçe uzmanlaştı, hatta obezleşti. Muhalefet ise gittikçe kişiliksizleşerek en sert zamanlardaki, mesela 1940''lardaki ''tutarlılığını'' dahi yitirdi, tektipleşti.

Yaşananlar, bir gruba karşı daha büyük bir grubun gittikçe eşit hale gelmesini ima ediyordu. Bu aslında, evet tam da yavaş bir halk devrimiydi. Devrimin tedrici ve siyasi araçlarla yapılıyor olması, onun özündeki keskin iddiasını gizleyemezdi. Nasıl ki, bir zamanlar dezavantajlıların kabından diğer kesime avantajlar aktarılıyorsa, şimdi ''fazlalıklar'' yani diğer grupların hakları kendi haznesine geri dönüyordu. Eşitlik sürecinin, doğası itibarıyla ülkenin geneline daha fazla refah getireceği ortadaydı ve gerçekten de imtiyazlı kesimin dev şirketleri olmadığı kadar para kazanıyordu ama, prensip olarak eşitlik arzu edilen bir durum olamazdı. İmtiyazlar, seçkin kesimin ontolojisine doğrudan bağlanmıştı.

RETORİK VE EFSANELER

Eşitlenme sürecinin siyasi başarılar eşliğinde ve güçlü bir lider tarafından, üstelik çok sert mücadeleler eşliğinde gelişmesi, doğal olarak ''otoriterleşme'' iddialarını da gündeme getirmişti. Anti siyaset yapan, arkaik ve gittikçe itibarsızlaşan bir muhalefet bloğu karşısında galebe çalan bir liderin, adına mücadele verilen dezavantajlı kesimler tarafından bağırlara basılacağı, diğer grupça da nefret edileceği ortadaydı. Çünkü ahlakını kaybetmiş muhalefet partileri ve liderlerinin, altında kalacakları aşikar olan değişim süreçlerinde tabanlarının kafa karışıklığı, korku ve kaygılarından medet ummalarından başka bir yol olabilir miydi? Onlar da bu yolu seçerek ve adeta çıldırtarak seçmenlerini aldattılar. Zaten sınıfsal, tarihsel ve geleneksel birçok çelişkiye varoluşlarının bağlamış olan bu kesimleri, sürekli olarak nefret ve korkuyla doldurdular. Öyle ki, çürümekte olan cüsselerinden sızan kötü kokuyu seçmenleri almasın.

AK Parti''nin ve lideri Erdoğan''ın herkesin hayat kalitesini yükselten başarılarının Türkiye''de yaşayan her kesimi toplum yapmaya veya ortak bir ahlakta birleştirmeye –bu ahlaka eşitlik için ortak çaba göstermek demiştik –yetmiyordu. Hatta öyle bir duruma gelindi ki, açılan bu makas, gittikçe daha fazla nefret ve öfke uyandırdı.

Devrimler keskin veya tedrici olsun, bir başka kesimin ''aleyhine'' yaşanır ve Türkiye''nin bu süreci asgari kayıpla atlatıyor olduğu söylenebilir. Yani otoriterlik algısı ve kutuplaşma bu sürecin doğasında vardı ve başka türlü yaşanamazdı. Antidemokratik bir ülkede değişim –zaman duramayacağına göre- bir liderin üzerinde güç biriktirmesiyle mümkündür. Erdoğan da bunu siyasetle yaptı ve devrilmesi için siyasetin dışına taştığına dair üretilen spekülasyonlar diktatörlük söylemi ile bu meşruiyeti hedef aldı.

Kimse imtiyazını kaybetmekten hoşlanmaz, buna engel olmak ister, olamadığında da huysuzluğunu karşısındakine yansıtır. Bu durum AK Parti ve Erdoğan''ın hata yapmadığını göstermiyor. Ama mümkün olsa ve hiç hata yapılmamış olsaydı bile, bu süreç daha farklı gelişmeyecekti. Hatta, hata yapmayan bir Erdoğan''ın daha fazla antipati toplayacağını bile söyleyebiliriz.

''Kaçınılmaz olan'' ve bir de ''artık vakti gelmiş olan'' vardır. Kaçınılmaz olan Türkiye''de artık bir devrim yaşanması gerekliliği ve bunun doğası gereği bir kutuplaşma doğuracağıydı. Aslında biz bir tür iç savaş yaşadık ve bu savaşın kazanıldığı muhatap tarafından kabul edilmediği müddetçe kutuplaşma belki bizi daha fazlasından koruyan bir semptom olacak. Erdoğan hakkında beyaz Türkler, aksaçlı liberaller, sosyalistler tarafından üretilen retorik ve efsaneler, aslında kendi amaçlarını ve doğalarını yansıtan bir lapsusu ima ediyor. Küçük ve orta boy Beyaz Türk burjuvazisinin tahrik edilen korku ve hoşnutsuzlukları konu olduğunda, orada özgürleştirici bir muhalif hareketten değil, kendi çapında bir faşizmin doğuşundan bahsedilebilir. Erdoğan''a yapılan ''Hitler'' benzetmesi, Hitler'i doğuran orta sınıf çıldırmasının Erdoğan''a yansıtılması olarak kıymetlidir. Erdoğan Gezi veya 17-25 Aralık''ta hal edilebilseydi, Türkiye Çözüm Süreci''nin de çökmesiyle kendi çapında bir faşist dalgaya sürüklenecekti. Beyaz Türkler birkaç sene sonra içlerine düştükleri bataklıktan kurtulabilmek için dindarları yine yardıma çağıracaklardı. Çünkü olmuş olan olmamış sayılamaz. Türkiye son 12 yılı yaşadı.

ERDOĞAN''IN HALKÇI HAREKETİ

Şubat 2001 krizinde, tıpkı küresel çapta 2008 krizinde olduğu gibi, Türkiye solu için ''yeni''yi inşa etmek için bir fırsat doğmuştu. Acı çeken bir halk kitlesi, yoksulluk ve gelir dengesizliği, çevre meselelerinden tutun ataerkil totaliter devletin tüm çürümüş hallerinden sol yeni bir zihniyet üretebilir ve kendi çapında mütevazı bir halk hareketi başlatabilirdi. Bugün sosyalistlerin ve sol liberallerin gittikçe ulusalcılaşmaları, bu alanı tamamen AK Parti''nin doldurmuş olmasına duyulan bilinçdışı öfkedir. Tony Judt''ın harika tesbitiyle ''Solcu olmanın, radikal olmanın anlamı kendini önemsemek, kendini tanıtmak, aynı zamanda ilgilenilen konularda tuhaf biçimde dar görüşlü olmak anlamına geliyordu''* kuralı Türk solu için de geçerli olmuştu. Alaycılık, sinizm, şiddet dili, Türkiye''nin sorunlarını özünü boşaltarak araçsallaştırmak ve gençlerin enerjisine sığınmak bu başarısızlığı örtmenin kamuflajlarından ibaretti ve yetersizliği ima etti.

Fırsat satın alınmamış, başarısızlık kader olmuştur. Birgün ve Radikal gazeteleri çevresinin, sosyalist ve ''liberal'' sol yazarların cemaatin yedeğine girmeleri ve gittikçe Neo İttihat ve Terakki çizgisindeki ittifaka yönelmelerinin en önemli sebebi, Erdoğan''ın halkçı bir hareketin lideri olarak başarısız olması değil, bilakis çok başarılı olmasıdır.

''Kaçınılmaz olan ve bir de artık vakti gelmiş olan vardır'' dedik ve kaçınılmaz olanı tarif ettik. Bir şeyi muhafaza etmek için mutlaka değişmek gerektiği kuralını bilirsiniz. AK Parti ve Erdoğan, Çankaya ve 2015 seçimleri öncesinde, 12 yıllık kazanımların kasaya atılması için değişim şartının büyük imkânına kavuşmuş durumda. ''Kaçınılmaz olan'' son 12 yılda tek motifti ve vesayet güçlerine karşı tavizsiz olmak gerekiyordu. Bu motif en azından önümüzdeki iki seçim, Çözüm Süreci''nin tamamlanması ve yeni anayasanın yapılmasına kadar devam edecektir ve etmelidir. Ama artık, 12 Eylül 2012 referandumu, Gezi ve 17-25 Aralık darbe denemelerinden itibaren yeni ve içine artık ''vakti gelmiş olanın'' da alınması gereken melez bir süreç başlamıştır.

Yeni AK Parti, eski seçkinleri ve onların algılarını işgal ettiği ''laik'' kesimleri yeni toplumsal düzenin içine almak zorundadır.

DEMOKRATİK RESTORASYON

Zamanın bütünselliğini sağlayan en önemli faktörlerden bir tanesi de dildir demiştik. Dil, nasıl ki tüm zamanları kapsıyorsa, halk hareketinin dili, eski seçkinleri içine alabildiği ölçüde kalıcı ve başarılı olur. Tedrici değişim, eskinin seçkinlerini de bir yolunu bulup mutlaka sürecin içine katmalıdır. Bu arzu değişim gücünü temsil eden hareketin zihniyetine sirayet ediyorsa dil yeniden kurulmuş olur. Yoksa bir retorik veya iyi niyet olarak kalır, hatta gerginliği daha da arttırır.

Sistemle anlaşmazlıklarımız hukuk içinde kalmalı ve hedeflerine siyasal kanallardan ulaşmayı amaçlamalı. Bu kuralı Erdoğan ve partisi başarıyla uyguluyor. Bu manada Balyoz ve İzmir-İstanbul Casusluk davaları gibi süreçte o veya bu nedenle yaşanan savruklukların yarattığı mağduriyetleri gidermede asla tereddüt ve korku yaşanmamalıdır. Eski düzenin, sadece onun kurumları ile değil, zihniyet ve araçlarıyla da yeniye sızmasını engellemek hayatidir. Çünkü bu hataya düşülürse, eski mutlaka bir gün geriye dönecektir.

Adnan Boynukara''nın Star Açık Görüş''te yayımlanan son makalesindeki harika analojiyle, Türkiye tarihi bir eşiğe gelmiştir. M.Ö 31 yılında, Marcus Antonius ve Kleopatra''nın bir doğu imparatorluğu kurmak için Roma İmparatoru Octavianus ile yaptığı savaş, Roma''nın kaderini belirlemişti. Octavianus bu savaşı kazandı ve Augustus adını aldı. Roma''nın yapısal reformlarını gerçekleştirerek bir cihan imparatorluğu olması için bu zafer büyük bir sıçrama fırsatı doğurmuştu. Roma ya bir üst level''a geçecek, ya da belirsizliğe teslim olacaktı. İşte buna ''Augustus eşiği'' deniyordu.

Türkiye 12 yıllık demokratik restorasyon sürecinden geçtikten ve son iki yıldır yaşadığı darbeleri atlattıktan sonra Çankaya ve 2015 seçimleri ile bu eşiğe ulaşabilmiş durumdadır. Önümüzdeki iki seçimi sivil siyasetin zaferiyle atlatmak Türkiye›yi bu eşikten geçirecek ve onu yeni yüzyılın bağımsız ve büyük devletlerinden birisi yapacaktır. Bu, eşsiz ve çok pahalıya malolan bir fırsattır.

*Tony Judt, ''Kötülük Kol Gezerken'', YKY Yayınları, 2012, Çeviri Dilek Şendil.