10. yılında Türk dış politikasında dönüşüm

Sernur Yassıkaya
Fotoğraf: Arşiv

15 Temmuz sonrasında Türk dış politikasındaki dönüşüme ilişkin alanında uzman isimlerin değerlendirmelerini aldık. Geçen 10 yılda Türkiye’nin uluslararası diplomaside özerk ve merkezi bir aldığı ortak bir değerlendirme olarak öne çıkarken, sürecin çok yönlü ve boyutlu, dinamik özelliğinin de yazılarda değerlendiriliyor. Prof. Dr. Mehmet Özkan, 2016-2023 dönemini güvenlik odaklı ve daha bağımsız bir dış politika, 2023 sonrasını ise bölgesel düzen kurma ve arabuluculuk rolünün güçlendiği yeni bir dönem olarak değerlendiriyor. Dış politika uzmanı Muhammed Berdibek, FETÖ’nün tasfiyesiyle güvenlik kurumlarının güçlendiğini, bunun Türkiye’nin hem sahadaki hem de diplomatik etkinliğini artırdığını vurguluyor. Dr. Ufuk Necat Taşçı, 15 Temmuz sonrası TürkiyeRusya ilişkilerinde dengeli ve çok boyutlu bir yaklaşımın benimsendiğini, Ankara’nın Batı ile Rusya arasında stratejik denge kurduğunu belirterek uluslararası sitemde kendine özgün bir konum elde ettiğini belirtiyor. Halil İbrahim İzgi, insani yardım diplomasisinin eğitim, kültür ve sivil toplum desteğiyle Türkiye’nin yumuşak gücünü küresel ölçekte pekiştirdiğine dikkati çekiyor. İtalyan uzman ve akademisyen Valeria Giannotta ise Avrupa Birliği’nin yıllarca sürdürdüğü belirsiz politikaların Türkiye’yi daha özerk, kendi kapasitesine güvenen ve savunma alanında güçlenen bir aktöre dönüştürdüğüne işaret ediyor. Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan ise “15 Temmuz sonrasında Türkiye, enerji ithalatına dayalı ve ‘enerji koridoru’ rolünden çıkarak deniz jeopolitiği, teknoloji, enerji diplomasisi ve uluslararası arama faaliyetlerini merkeze alan, Afro-Avrasya’da stratejik bir ‘enerji merkezi’ ve oyun kurucu aktör olma vizyonunu benimsemiştir” sözleriyle geçen 10 yıldaki dönüşümü göz önüne seriyor. Ortak değerlendirme, 15 Temmuz’un Türkiye’nin güvenlik, diplomasi ve uluslararası konumunda belirleyici bir kırılma noktası olduğudur. Mehmet Rakipoğlu’na göre, 15 Temmuz sonrasında FETÖ vesayetinden kurtularak dış politikada daha özerk ve proaktif bir çizgi izleyen Türkiye, Filistin meselesinde uluslararası hukuk temelinde, Hamas’ın direnişine meşruiyet atfeden ve Filistin devletinin kurulmasını çok boyutlu diplomatik, siyasi, ekonomik ve askerî araçlarla daha güçlü biçimde destekleyen bir “merkez ülke” konumuna gelmiştir.

İki farklı dönem

Prof. Dr. Mehmet Özkan - Milli Savunma Üniversitesi

15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin iç siyasetinde olduğu kadar dış politikasında da önemli bir kırılma noktasıdır. Bu tarihten sonraki Türk dış politikasını genel olarak iki döneme ayırmak mümkündür. İlk dönem, 2016- 2023 yılları arasını kapsar. Bu dönemin iki temel karakteristiği iddialı ve güvenlik öncelikli bir dış politika anlayışıdır. İddialıdır; çünkü Batı’nın, özellikle de ABD’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımı uzun süre Erdoğan karşıtı bir siyasi refleks üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle Ankara, dış politikasında daha bağımsız hareket etmeye yönelmiş, kendi önceliklerini merkeze alan ve gerektiğinde müttefikleriyle görüş ayrılığı yaşamaktan çekinmeyen bir çizgi izlemiştir. Türkiye-Batı ilişkileri bu dönemde yapısal sorunlar yaşamış ve 2023’e kadar tam anlamıyla normalleşememiştir. Bu dönemin ikinci belirleyici özelliği güvenlik odaklı olmasıdır. Suriye başta olmak üzere sınır bölgelerinden kaynaklanan tehditlerin bertaraf edilmesi dış politikanın temel önceliği hâline gelmiştir. Türkiye’nin gerçekleştirdiği sınır ötesi askeri operasyonlar, ulusal güvenlik söz konusu olduğunda Ankara’nın dış baskılara rağmen geri adım atmayacağını göstermiştir. Aynı dönemde FETÖ ile mücadele de dış politikanın önemli başlıklarından biri olmuş, örgütün uluslararası faaliyet alanının daraltılması için yoğun diplomatik girişimler yürütülmüştür. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ise Türk dış politikasında yeni bir evre başlamıştır. Bu dönemin temel özelliği, yakın coğrafyada düzen kurmaya ve istikrar üretmeye odaklanan bir yaklaşımın öne çıkmasıdır. Suriye politikasında yaşanan dönüşüm ve bölge ülkeleriyle geliştirilen yeni ilişkiler bu anlayışın en somut örnekleridir. İkinci dönemin bir diğer ayırt edici yönü ise Türkiye’nin sistem kurucu ve arabulucu rolünün belirginleşmesidir. Ankara, yalnızca krizlere tepki veren bir aktör olmaktan çıkarak, bölgesel ve küresel sorunların çözümüne katkı sunan bir ülke konumuna yükselmiştir. Ukrayna Savaşı’ndan Orta Doğu’daki krizlere kadar birçok dosyada yürüttüğü diplomatik girişimler, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki ağırlığını artırmıştır. Sonuç olarak, 15 Temmuz sonrasında Türk dış politikası güvenlik merkezli ve iddialı bir dönemden, bölgesel düzen kurmayı hedefleyen ve diplomatik etkinliği önceleyen ikinci bir döneme evrilmiştir. Bu dönüşüm, Türkiye’nin sadece kendi güvenliğini sağlamaya çalışan bir ülke değil, aynı zamanda bulunduğu coğrafyanın geleceğini şekillendirmeye çalışan bir aktör hâline geldiğini göstermektedir.

15 Temmuz sonrası Türkiye ve Filistin dosyası

Mehmet Rakipoğlu - Mardin Artuklu Üniversitesi

15 Temmuz, Türkiye’nin dış politikası açısından bir milat oldu. Nitekim bu tarihten itibaren güvenlik ve bürokraside FETÖ teröründen kurtulan Türkiye, ABD ve Batı’nın çizdiği sınırların dışına çıkarak “merkez ülke” olma vizyonuna hız kazandırdı. Dolayısıyla 15 Temmuz sonrası Türkiye dış politikada proaktif bir vizyonla uluslararası ve bölgesel gündemleri şekillendiren bir ülkeye dönüştü. Filistin politikası bu dönüşümün en görünür cephesi hâline geldi. Türkiye 15 Temmuz sonrası, Suriye, Libya ve Azerbaycan’da dengeleri değiştiren doğrudan askerî ve diplomatik hamleler yaptı. Suriye’deki başta Fırat Kalkanı olmak üzere bütün askeri operasyonlar bu bağımsızlaşmanın somut göstergeleridir. Benzer şekilde Ankara, 8 Aralık 2024 sonrası Suriye’nin rejimden kurtulması ve sonraki süreçte Şam’ın uluslararası sisteme entegre edilmesi ve ülke içinde istikrar sağlanmasına da kritik katkı sunmuştur. Savunma sanayiindeki İHA/SİHA kapasitesi ve bölgenin en aktif, en güçlü ordularından birine sahip olma vasfı da Türkiye’yi dengeleri doğrudan etkileyen bir merkez ülkeye dönüştürmüştür. Ankara’nın son 10 yıl içerisinde sahip olduğu bu kapasite yalnızca caydırıcılık değil, aynı zamanda diplomatik ağırlık da üretmektedir. Bu diplomatik ağırlık uyarınca Türkiye Filistin bağlamında aktif ve stratejik sabır üzerine inşa edilmiş bir siyaset izlemektedir. Çok boyutlu politika Ankara’nın Filistin’deki Siyonist işgale karşı kullandığı dil ve attığı adımlar uluslararası hukuk zemininde ilerlemektedir. Bu anlamda Türkiye’nin Filistin politikasının temkinli ve zamana yayılmış hesaplı politikalarla şekillendiği ifade edilebilir. Zaten uluslararası sistemin kendi iç dinamikleri de Filistin’in devletleşmesi yönünde giderek daha fazla teşvik edici bir zemin oluşturmaktadır. Türkiye bu süreci zorlamak yerine hukuki meşruiyetini koruyarak yönlendirmektedir. Diplomatik düzeyde Filistin davasının uluslararası hukuk temelinde savunulması, ekonomik düzeyde insani yardımlarda dünyada birinci sırada yer alması, siyasi düzeyde ise İsrail’in uluslararası kurumlarda marjinalize edilmesi çabaları öne çıkmaktadır. Aksa Tufanı sonrası küresel kamuoyu Hamas’ı hızla terörize ederken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Hamas’ı Anadolu’nun Batılı aktörler tarafından işgaline karşı kurulan “kuvâ-yı milliye” benzetmesi ile tanımlaması ve direnişe meşruiyet atfetmesi Türkiye’nin Filistin’e davasına bakışını net bir şekilde tanımlamaktadır. Türkiye’nin bütün baskılara rağmen Hamas’ın işgale karşı silahlı direnişini meşru görmesi ve bunu kararlılıkla savunması, ABD ile normalleşmeye yakın seyreden ilişkileri dahi göze alan, bedeli olan bir tercih olmuştur. Ankara’nın bu tercihi Batı ile ilişkiler bağlamında krizlerin çözülme sürecini tıkasa da Türkiye’nin bölgesel krizlerin çözümünde merkez ülke iddiasıyla tamamen tutarlı görülmekte; bölgede alternatif bir meşruiyet dilinin mümkün olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak Türkiye Filistin’deki işgalin bitmesi, başkenti Kudüs olan Filistin devletin inşasının sağlanması adına yürütülen diplomatik, askeri, siyasi ve ekonomik girişimleri 15 Temmuz darbe girişimi sonrası daha güçlü bir biçimde destekleme fırsatı bulmuştur. Nitekim 15 Temmuz, Filistin özelinde de Türkiye’nin özerk irade beyanının ve merkez ülke dönüşümünün miladı olmuştur.

Masada da sahada da güçlü Türkiye

Muhammed Berdibek - Dış Politika Analisti

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’nin önündeki en önemli görevlerden biri, güvenlik kurumlarını yeniden ayağa kaldırmaktı. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki FETÖ mensuplarının tasfiye edilmesi daha güçlü, daha koordineli ve daha etkin bir güvenlik yapısının oluşmasına zemin hazırladı. Bu süreç, Türkiye’nin yalnızca içeride değil, sınırlarının ötesindeki tehditlere karşı da daha hızlı ve kararlı hareket edebilmesini sağladı. Bugün Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olmasının yanı sıra savunma sanayiindeki atılımlarıyla da bölgesel denklemde ağırlığını artırmış durumda. Uluslararası siyasette masada güçlü olmanın yolu, sahada da güçlü olmaktan geçiyor. Irak ve Suriye’de yürütülen operasyonlar, Türkiye’nin yalnızca askerî kabiliyetini değil, diplomatik etkisini de artırdı. İran-İsrail gerilimi sırasında izlenen dengeli politika da bunun önemli bir göstergesi oldu. Ankara, olası bir bölgesel savaşın Türkiye’ye yeni göç dalgaları, demografik baskılar ve güvenlik riskleri doğuracağını öngörerek hem diplomatik girişimlerini yoğunlaştırdı hem de güvenlik tedbirlerini artırdı. Böylece Türkiye, krizin bölgeye yayılmasını sınırlandırmaya çalışan ve istikrarı önceleyen başlıca aktörlerden biri olarak öne çıktı. 15 Temmuz sonrasında gerçekleştirilen yeniden yapılanma, Türkiye’nin sadece güvenlik kapasitesini değil, dış politika manevra alanını da genişletti. Bugün Türkiye, bugün hem kendi güvenliğini daha etkin sağlayabilen hem de Irak, Suriye, İran ve daha geniş Orta Doğu denkleminde sahadaki gücünü diplomatik etkisiyle birleştirebilen bir ülke konumunda. Sahadaki kapasite ile masadaki ağırlığın birbirini tamamladığı bu yeni dönem, Türkiye’nin bölgesel rolünü belirleyen en önemli unsurlardan biri hâline geldi.

Avrupa’nın stratejik körlüğü ve Türkiye

Valeria Giannotta - CeSPI (Centre Studies of International Politics)

Türkiye, 1999 yılından bu yana Avrupa Birliği’ne resmî aday ülke konumunda bulunuyor. Katılım müzakereleri ise ancak 2005 yılında başlayabildi. Ancak süreç daha en başından itibaren gerçek anlamda bir üyelik perspektifinden ziyade, sürekli ertelenen ve askıda bırakılan bir mekanizmaya dönüştü. Bazı müzakere başlıkları açıldı, bazıları hiçbir zaman kapatılamadı, bazıları ise başta Güney Kıbrıs olmak üzere çeşitli üye devletlerin vetoları nedeniyle tamamen bloke edildi. Avrupa Birliği Türkiye’yi sürekli “bekleme odasında” tutarken, Ankara da iç siyasi dönüşümünü yeni güvenlik gerçekleri ve bölgesel dinamikler doğrultusunda şekillendirmeye başladı. Ancak çoğu zaman gözden kaçırılan nokta, Türkiye’deki kurumsal dönüşümlerin bir boşlukta gerçekleşmediğiydi. 2017 referandumuyla kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’de geniş kesimler tarafından egemenliği güçlendirmeye yönelik bir proje olarak değerlendirildi. 15 Temmuz darbe girişiminden yalnızca bir yıl sonra gerçekleştirilen bu kurumsal dönüşüm, Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarına uygun kurumlar inşa etme hedefini benimsedi. Böylece Ankara, Brüksel’in artık samimi biçimde sürdürmediği üyelik kriterlerine göre sürekli denetlenmek yerine kendi önceliklerini esas alan yeni bir siyasal ve stratejik yol haritası oluşturdu. Aslında Türkiye-AB ilişkilerindeki bakış açısındaki değişim, 2016 yılında imzalanan göç mutabakatıyla zaten belirginleşmişti. Avrupa, büyük göç kriziyle karşı karşıya kaldığında sorunu tek başına yönetemeyeceğini gördü ve Türkiye’ye yöneldi. Ancak bunu aday bir ülkeye yaklaşır gibi değil, Avrupa sınırlarında ortaya çıkan sorunu yönetmesi beklenen bir “üçüncü taraf” veya taşeron ortak olarak yaptı. Tam da bu noktada ilişkinin asimetrik niteliği açık biçimde ortaya çıktı. Ancak Ankara açısından bu durum giderek ikincil hâle geldi. Çünkü Türkiye, herhangi bir ortağın iyi niyetine bağımlı olmamayı esas alan kendi kendine yeterlilik stratejisini inşa etmeye başlamıştı. Bu yeni yaklaşım Avrupa’nın da dikkatinden kaçmadı. Türkiye artık “NATO’nun vazgeçilmez güney kanadı”, “göçün bekçisi”, “stratejik ortak” ve “güvenlik sağlayıcısı” gibi kavramlarla tanımlanmaya başlandı. Buna rağmen Yunanistan ve Güney Kıbrıs, deniz yetki alanları ve diğer siyasi ihtilafları gerekçe göstererek Gümrük Birliği’nin güncellenmesinden Türkiye’nin Avrupa savunma girişimlerine katılımına kadar pek çok öneriyi veto etmeyi sürdürdü. Bununla birlikte bazı Avrupa ülkeleri ve Avrupa kamuoyunda Türkiye ile kurumsallaşmış ve sürdürülebilir iş birliğinin devam etmesi yönünde daha olumlu yaklaşımlar da ortaya çıktı.

KENDİNE YETERLİLİK: MANTIKLI VE KAÇINILMAZ CEVAP

Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişi ile savunma alanındaki dönüşümü farklı boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Bu sürecin dönüm noktası kuşkusuz 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmelerdir. Avrupa Birliği’nin sergilediği belirsiz tutum, ABD’nin isteksiz yaklaşımı ve bölgesel güvenlik ihtiyaçları Ankara’nın yeni stratejik yönelimini belirleyen temel unsurlar arasında yer aldı. Savunma sanayiindeki gelişmelerin yanı sıra, Türkiye uluslararası alanda da önemli ortaklıklar kurdu. Bunların başında İtalya ile Leonardo ve Baykar arasında kurulan ortak girişim geliyor. Bu model, Avrupa ülkeleri açısından savunma alanında iş birliği ve entegrasyonun başarılı bir örneği olarak değerlendirilebilir. Ortaya çıkan tablo dikkat çekici bir paradoks oluşturuyor. Avrupa’nın uzun yıllar boyunca üyelik için yeterince güvenilir görmediği Türkiye, bugün Avrupa’nın askerî kapasiteye her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde, güvenlik iş birliği açısından da hâlâ yeterince güvenilir görülmüyor. Üstelik Avrupa Birliği, Ankara›nın hâlihazırda bazı üye devletlerle ikili düzeyde Avrupa topraklarında ortak savunma üretimi gerçekleştirdiğini de çoğu zaman göz ardı ediyor. Aslında mesele büyük ölçüde bakış açısıyla ilgilidir. Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında aldığı stratejik kararların merkezinde Brüksel hiçbir zaman belirleyici unsur olmadı. İç siyasi dinamikler, güvenlik tehditleri, bölgesel gelişmeler ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın stratejik vizyonu bu sürecin temel belirleyicileri oldu ve bugün somut sonuçlar üretmiş durumda. Avrupa Birliği’nin sürekli ertelenen vaatleri, krizleri dışsallaştıran yaklaşımı ve yalnızca ihtiyaç duyduğunda Türkiye’ye kapı aralayan politikası, yalnızca Avrupa’nın stratejik sınırlarını ortaya koymakla kalmadı, aynı zamanda Ankara’nın kendi kendine yeterlilik stratejisini daha da hızlandırdı. Bugün ortaya çıkan tablo Avrupa’nın beklentileriyle tam olarak örtüşmeyebilir. Çünkü Brüksel, yıllar önce sahip olduğu pazarlık gücünden çok daha zayıf bir konumda. Karşısında ise daha dirençli, daha özerk ve askerî kapasitesi önemli ölçüde artmış bir Türkiye bulunuyor. Üstelik bu Türkiye’nin ortaya çıkmasında Avrupa’nın yıllarca süren kararsızlığı ve tereddütlerinin de önemli payı bulunuyor. Bu noktada, güvenilir ortaklığın ölçütü söylemler değil, verilen taahhütlerin yerine getirilmesi ise, cevabın Ankara’dan geçtiği söylenebilir. Ancak Brüksel’in bunu kabul etmeye istekli olup olmayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Son on yılda Türkiye öncelikle kendi kapasitesine yatırım yaptı; bunu yaparken geleneksel ortaklarına katkı sağlamayı da sürdürdü. Avrupa ise aynı dönemi büyük ölçüde yerine getirilmeyen vaatlerle ve kendi stratejik vizyonunu oluşturamamanın sonuçlarıyla geçirdi. Belki de artık Avrupa Birliği’nin bu süreçten gerekli dersleri çıkararak bunları somut politikalara dönüştürmesinin zamanı gelmiştir.

15 Temmuz sonrası Rusya ile ilişkilerin kodları

Dr. Ufuk Necat Taşçı - Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ), Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi

15 Temmuz hain darbe girişiminin 10’uncu yıl dönümü. Bu tarih, devletin ve milletin el ele vermesiyle Fetullahçı teröristlerin planlarını tersine çevirdiği, bütün dünyaya en kuvvetli mesajlarını vermeye başladığı tarih. Devletin kurumsal hafızasının tekrar canlandığı, düşman ve dostlarını yeniden ve milli anlayışla tanımladığı, dış politikasında özgürleştiği, savunma sanayiinde prangalarını çözdüğü bir tarih. Bu süreçte dünyada yeni bir konum belirleyen Ankara, 15 Temmuz sonrasında kimin ne olduğunu, daha önemlisi kimin ne olmadığını yeniden, yüksek sesle tanımlamaya başlayarak bunu başardı. Johnson Mektubu hadisesinden Kıbrıs ambargolarına, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’ndeki Türkiye karşıtı tavra ve Avrupalıların faşist politikalarına, yanı başında sözde müttefikleri tarafından kurulmaya çalışılan teröristana kadar biriken pek çok mesele, 15 Temmuz’da Türkiye’nin sözde müttefikleri tarafından alınan Türkiye karşıtı tavırla faş oldu. Bu süreci iyi değerlendiren Rusya ise darbe girişimini ilk kınayan ülkelerden birisiydi. Hızlı bir restorasyon sürecine giren TürkiyeRusya ilişkileri, sıklaşan zirveler, diplomatik temaslarla farklı bir aşamaya evirildi. Bilindiği üzere sıcak denizlere inmek Ruslar için adeta ‘Kızıl Elma’ addedilir. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde yaşadığı bu dönüşüm, Rusların bırakın Akdeniz’e inmeyi, 2015’te Suriye’deki iç savaşa devrik rejim lehine müdahil olduğu ve 2016’da Libya melesine müdahil olduğu, yani Doğu Akdeniz’i çevrelemeye başladığı sürece tevafuk etmiştir. 2014’te Kırım’ın Rusya tarafından yasadışı ilhakı, 2015’te düşürülen Rus jeti üzerinden gerilen ilişkiler, 2016 itibarıyla tekrar yumuşamaya başlamıştır. Son 10 senedir bahse konu sahalarda çıkar çatışması yaşayan Türkiye ve Rusya’nın, Ankara’nın Fetullahçı teröristlerin devlet içerisindeki tasallutundan kurtulmasıyla şahsına münhasır bir dengeye oturduğu söylenebilir. Türkiye bir taraftan Batı ile ilişkilerini yeniden değerlendirirken, diğer taraftan ise Kırım, Suriye, Libya, Sudan, Sahra altı Afrika gibi birçok coğrafyada çıkar çatışması yaşadığı Rusya ile ilişkilerini başarılı bir kalibrasyon sürecine tabii tutmuştur. Bir taraftan Batı ittifakı içerisinde onlarca yıldır iç içe geçmiş iktisadi, siyasi ve askeri ilişkiler, diğer tarafta ise ABD’nin ve Avrupalı ülkelerin Ankara adına güvenlik ikilemi üreten hamleleri arasında Türkiye son 10 senede bir denge oturtmuştur. Artık komünist dünyanın ‘abiliği’ rolünü Çin’in devralmaya başladığı ve Rusya’nın Ukrayna savaşı sonrasında birçok sorunla baş başa kaldığı süreçte, Trump’ın ABD’de ikinci başkanlık döneminin başlaması ile beraber Moskova’nın Türkiye’ye birçok hususta ihtiyacı da vardır. Türkiye’nin Rusya ile kurduğu dengeyi eleştirenler, kısa vadeli Batı yaptırımlarını bir dış politika iflası olarak gören ve iç politika malzemesi yapanlar, bugün bir yandan Rusya ile dengeli ilişkiler kurarken, diğer taraftan ambargoların kaldırıldığı ve ABD’nin, Avrupa’nın fazlasıyla ihtiyaç duyduğu Ankara’nın siyasetini de anlayamıyor. Türkiye, Batı ittifakı ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurmak zorunda kaldığı ilişkilerin olumsuzluklarını, Rusya gibi aktif rekabet halinde olduğu bir aktör ile her şeye rağmen geliştirdiği bir ilişkiyle beraber çok olumlu bir çıktıya dönüştürüyor. Türkiye, Rusya ile yaşadığı gerilimler yüzünden geçmişte olduğu gibi NATO’ya koşulsuz teslimiyet besleyen veya NATO/ Batı ittifakı tarafından kendisine uygulanan ikiyüzlü politikalardan dolayı hemen Rusya veya başka aktörler ile sınırsız ilişkiler kuran bir aktör değil, bu dengelerin temel ağırlık merkezidir. Gelinen noktada Türkiye, ABD’nin subjektif ve haksız ambargolarla kaybetmek istemeyeceği, Avrupa’nın ABD’nin güvenlik şemsiyesinin kalkma olasılığıyla kendisine adımlar atmak zorunda kalacağı, Rusya’nın Ukrayna savaşı ve Çin ile beklentisinin aksine gelişmesi muhtemel süreçlerde ona birçok anlamda ihtiyaç duyacağı bir aktöre evirilmiştir.

Enerji koridorundan oyun kurucu aktöre

Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan - Kırıkkale Üniversitesi

15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Türkiye’de ve Türk siyasal hayatında yalnızca bir iç güvenlik krizi değil, Ankara’nın dış politikasında güven kodlarını yeniden yazan bir kırılma noktasıdır. Bu kırılmanın en somut, en ölçülebilir ve en kalıcı yansımalarından biri enerji alanında ortaya çıkmıştır. Darbe girişiminden önce büyük ölçüde ithalata dayalı olan, enerji tedarik güvenliğini uzun vadede sağlamaya çalışan ve enerjiyi dış politikanın türev bir alanı olarak konumlandıran Türkiye, 2016 sonrasında bu denklemi tersine çevirmiştir. Temel oalrak enerji politikalarının temel önceliği, ekonomik büyümeyi desteklemek ve kesintisiz enerji arzını garanti altına almaktır. Ancak Türkiye, özellikle 15 Temmuz sonrasında bu klasik yaklaşımın bir adım ötesine geçerek Afro-Avrasya jeopolitiği içerisinde kendisini yalnızca enerji tüketen ya da enerji geçişine aracılık eden bir ülke olarak değil, enerji merkezi olma iddiası taşıyan ve enerji alanındaki aramageliştirme faaliyetlerini destekleyen bir aktör olarak konumlandırmaya başlamıştır. Elbette bu yaklaşımın arka planında yalnızca ekonomik çıkarlar değil, bölgemizde yaşanan çatışma ve savaşların küresel etkilerini en aza indirme, enerji krizlerinin insani sonuçlarını azaltma ve küresel ölçekte barışı koruma arayışı da bulunmaktadır. 15 Temmuz öncesinde Türkiye’ye biçilen enerji rolünde “enerji koridoru” yaklaşımı varken artık “enerji merkezi” vizyonuna geçişilmiştir. Bu yeni enerji merkezi modeli ile enerjinin depolandığı bir merkez olmanın yanı sıra Türkiye’nin yeni enerji politikası, dış politikada hareket alanı oluşturan, Afro-Avrasya bağlantısallığını güçlendiren ve Türkiye’yi jeoekonomik rekabetin merkezine taşıyan daha kapsamlı bir stratejik yönelimi temsil etmektedir. Burada jeopolitik, teknoloji ve enerjinin iç içe geçtiği yeni bir alan oluşmuştur. ÜÇ JEOSTRATEJİK ALAN Ben burada özellikle Türkiye’nin kendi sınırları içinde yaptığı arama ve sondaj çalışmaları haricinde üç jeostratejik alan üzerinde durmak istiyorum. Ilk olarak burada Mavi Vatan doktrini, Türkiye’nin enerji politikasının denizlerdeki stratejik uzantısı olarak okunmalıdır. Çünkü Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rekabeti yalnızca doğal gaz rezervleri meselesi değildir; aynı zamanda kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, deniz yetki alanları ve egemenlik hakları meselesidir. Türkiye bu nedenle Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileriyle sahada varlık göstermiş; Libya ile 2019’da imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatıyla Doğu Akdeniz’de dışlanmaya çalışılan enerji denklemine hukuki ve jeopolitik bir cevap vermiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin enerji politikasında dikkat çeken ikinci jeopolitik alan Afrika’dır. Özellikle Somali örneği, Türkiye’nin enerji diplomasisinin Afrika Boynuzu’na ve Hint Okyanusu hattına doğru genişlediğini göstermektedir. Türkiye’nin 2024’te Somali ile imzaladığı hidrokarbon anlaşmaları ve Oruç Reis sismik araştırma gemisini Somali açıklarına göndermesi, Ankara’nın enerji arama kapasitesini kıta dışına taşıdığını ortaya koymaktadır. Üçüncü jeopolitik alan ise Karadeniz hattıdır. Hürmüz Boğazı merkezli krizler, küresel enerji güvenliğinin yalnızca üretim kapasitesine değil, enerji geçiş güzergâhlarının güvenliğine de bağlı olduğunu göstermektedir. Basra Körfezi ve Hürmüz hattında yaşanan her gerilim enerji piyasalarında kırılganlığı artırırken, Türkiye’nin Karadeniz, Kafkasya ve Avrupa bağlantılı enerji konumunu daha görünür hâle getirmektedir. Türkiye açısından yalnızca Sakarya Gaz Sahası üzerinden yerli üretimin artırıldığı bir alan değildir ki bu durum Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında enerji arz güvenliği, deniz güvenliği ve bölgesel bağlantısallığın kesiştiği stratejik bir merkez hattına dönüşmüştür.

15 Temmuz ve insani yardım diplomasisi

Halil İbrahim İzgi - Yazar

15 Temmuz, Türkiye’nin sadece iç siyaseti için değil, uluslararası ilişkiler dünyasındaki varlık gösterme biçimi için de köklü bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten itibaren Türkiye, yumuşak güç enstrümanlarını yeniden tanımladı ve küresel ölçekteki mesajlarını çok daha proaktif, bütüncül ve koordineli bir strateji üzerine inşa etti. Geçmiş dönemlerin dış dünyaya yönelik çok başlı ya da yer yer dağınık seyreden iletişim dili, bu kritik eşikten sonra yerini tek bir stratejik akla bıraktı. Özellikle yurt dışında Türkiye aleyhine yürütülen dezenformasyon faaliyetlerini ve vesayet odaklarının etki alanını daraltmak adına eğitim, kültür ve kalkınma diplomasisi çok daha planlı araçlar haline geldi. Bu yeni dönemin en ayırt edici ve tamamlayıcı taşıyıcısı ise şüphesiz insani yardım diplomasisi oldu. Türkiye, acil afet yardımlarından uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma projelerine uzanan geniş bir yelpazede, insani yardımı salt bir lojistik faaliyet olarak görmedi. Aksine onu dış politikasının vicdani ve stratejik bir ekseni haline getirdi. Bu süreçte en dikkat çekici dinamik, devletin resmi kurumları ile sivil toplumun esnek hareket kabiliyeti arasında kurulan sinerjidir. Türkiye, sivil toplumun farklı renklerini, saha tecrübesini ve hızını arkasına alarak küresel kriz bölgelerinde çok daha etkin, samimi ve bürokratik engellere takılmayan bir insani diplomasi çabası sergiledi. KUSURSUZ BİR ORKESTRA Tüm dünyanın büyük bir belirsizlikle sınandığı Kovid-19 pandemisi, Türkiye’nin inşa ettiği bu yeni insani diplomasi modelinin rüştünü ispat ettiği küresel bir turnusol kağıdı oldu. Gelişmiş ülkelerin kendi içine kapandığı bir dönemde Türkiye’nin kıtalar arası bir yardım köprüsü kurması, kendi lojistik kabiliyetini dünyaya gösterirken kendi özgün hikayesini anlatması için de güçlü bir meşruiyet alanı açtı. Bugün gelinen noktada Türkiye, dış politikada tek bir enstrümana bağımlı kalmanın ötesine geçmiştir. Eğitimden kültüre, kalkınmadan insani yardıma kadar uzanan çok farklı unsurlar, sahada birbirini kusursuz tamamlayan bir orkestra gibi çalışıyor. Bu çok sesli ama tam koordineli orkestranın ürettiği harmoni, Türkiye’nin küresel ölçekteki hareket kabiliyetini artırarak uluslararası arenada elini hiç olmadığı kadar güçlendiriyor ve tamamen Türkiye’nin lehine bir zemin oluşturuyor.