İlk Meclis'teki değişimin kodları

İlk Meclis'teki 437 vekilin 91'i Kurtuluş Savaşı'nın aktif parçası olan medrese eğitimi almış isimlerden oluşuyordu. Ne oldu da alkışlarla Meclis’e giren medrese kökenli vekiller, birkaç yıl içinde sessizce tasfiye edildiler?

Mete Yavuz
Birinci Meclis'in açılışında dua merasimi.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan yol yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda temsil anlayışının revizyonu ve dini otoritenin sahneden çekilişine dair derin bir dönüşüm süreciydi. Bir zamanlar hem medreselerde ders veren hem de Meclis’te söz sahibi olan âlimler, Cumhuriyet’in yeni kurucu kodlarıyla birlikte sahneden yavaşça silindi.

Peki, ne oldu da dün alkışlarla Meclis’e giren medrese kökenli vekiller, birkaç yıl içinde sessizce tasfiye edildiler? Bu sorunun cevabını aramak için gelin Ankara’da Birinci Meclis’in açılışının 105. yıl dönümünde tarihin tozlu raflarına birlikte göz atalım.

1876’dan 1918’e ulemanın Meclis’le ilişkisi

Osmanlı’da ilmiye mensupları, tarih boyunca siyasetle farklı biçimlerde temas hâlinde olmuştu. Ancak bu ilişki, klasik dönemde modernite öncesi şartların belirlediği sınırlar içinde şekillenmişti. 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ise siyasi sahnede köklü bir dönüşüm yaşandı. Bu değişim yalnızca yönetim biçimini değil, aynı zamanda ulemanın siyasete katılım şeklini de derinden etkiledi.

Artık meclisler vardı ve bu meclislerin meşruiyeti İslami kavramlarla, yani meşveret ve şura ilkeleriyle gerekçelendiriliyordu. Medrese eğitimi almış birçok din âliminin milletvekili olarak Meclis’e girmesi ise bu yeni yönetim anlayışının sadece teoride değil, pratikte de kabul gördüğünün açık bir göstergesiydi.

1878’de kapanan Meclis 1908’de yeniden açılana kadar geçen uzun sessizlik döneminde medrese öğrencileri ve ulemanın siyasete ilgisi de giderek arttı. Bu dönemde biriken talepler 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte gün yüzüne çıktı. Ulema hem doğrudan Meclis’e girerek hem de basın yoluyla siyaset sahnesine güçlü bir şekilde dâhil oldu. O yıllarda yaşanan yayın patlamasında, dini içerikli dergi ve gazetelerin sayısındaki artış dikkat çekiciydi, bu yayınlarda medrese kökenli âlimlerin etkisi büyüktü.

17 Aralık 1908’de yeniden açılan Meclis-i Mebusan’a baktığımızda ise Osmanlı topraklarının dört bir yanından ulema ve tarikat önderlerinin halkın temsilcisi olarak Meclis’e gönderildiğini görüyoruz. Başlangıçta çoğu İttihat ve Terakki saflarında yer alsalar da zamanla fikir ayrılıkları ortaya çıkmış, bunun sonucunda bazıları yoluna Ahali Fırkası’yla, bazıları ise Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında devam etmişti.

Ankara'da 23 Nisan 1920'de açılan Birinci Meclis'in binası.

Din adamlarının çoğunluğu Millî Mücadele’ye destek vermişti

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı için ağır bir yenilgiyle sona erdi. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden kısa bir süre sonra hem İstanbul’da hem de Anadolu’nun dört bir yanında fiilî işgaller başladı. Bu işgallere karşı Anadolu’da hızla yerel direniş örgütleri kurulurken, halkın yanında saf tutanen önemli gruplardan biri de ulema ve tarikat önderleri oldu. Kimileri doğrudan cihat çağrılarıyla halkı harekete geçirirken, kimileri de cami kürsülerinden direnişe destek verdi.

İstanbul’daki resmî otorite ile Anadolu’daki Millî Mücadele arasında yaşanan gerilimde, halkın direnişe inandırılmasında din adamlarının rolü büyük oldu. Cami minberleri, Millî Mücadele’nin liderleri tarafından etkili bir araç olarak kullanıldı. Erzurum ve Sivas kongrelerinden Ankara’daki ilk Meclis’in açılışına kadar geçen süreçte, pek çok din âlimi bu direnişin aktif bir parçasına dönüştü. Bu yüzden hem Son Osmanlı Meclisi’nde hem de 1920’de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde pek çok ulema vekile rastlamak şaşırtıcı değil.

Birinci Meclis’te üç blok

Ankara’da açılan Birinci Meclis hem İstanbul’daki Son Osmanlı Meclisi’nden gelen vekillerle hem de yeni yapılan seçimle belirlenen isimlerle oluştu. Bu mecliste toplam 437 milletvekili vardı. Bu sayının içinde medrese eğitimi almış tam 91 vekil bulunuyordu.

Birinci Meclis tam da savaşın sürdüğü bir dönemde toplandığı için temel hedef, siyasi çekişmeleri birkenara bırakıp ortak bir mücadele ruhuyla hareket etmekti. İlk başta bu ruh hâkimdi. Ama zamanla fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Meclis içinde Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğini yaptığı Birinci Grup, ona karşı çıkan İkinci Grup ve tarafsız kalan Bağımsız vekiller olmak üzere üç ana blok oluştu.

Birinci Meclis'te konuşma yapan İsmet Paşa ve arkasındaki şura ayeti levhası.

Tarih kitaplarında sıkça karşılaşılan bir genellemeye göre Birinci Grup “ilerici” ve “laiklerden”, İkinci Grup ise eski düzeni savunan “gerici” hocalardan oluşuyordu. Oysa bu anlatı hem yüzeysel hem de eksiktir. Çünkü veriler gösteriyor ki Meclis’teki ulema milletvekillerinin, yani medrese kökenli hocaların çoğu aslında Birinci Grup’ta yer alıyordu. Medrese kökenli 91 vekilden 42’si Birinci Grup’taydı, sadece 9’u İkinci Grup’taydı. Geri kalanlarsa ya bağımsız hareket etmiş ya da gruplarla ilişkisini sonradan kesmişti.

Medreseliler tasfiye ediliyor

Birinci Meclis, Türkiye tarihinin en kritik dönemlerinden birinde sahneye çıktı ve yaklaşık üç yıl boyunca görev yaptı. Bu süreçte direniş yerel kuvvetlerden düzenli orduya evrildi, halkın gözünde Millî Mücadele’nin meşruiyeti sağlandı, cephedeki başarılar belirli bir düzeyde diplomasi masasında da karşılık buldu. Ancak tüm bu fırtınalı gelişmeler yaşanırken Meclis içinde fikir ayrılıkları da giderek derinleşti.

Gerilimlerin zirveye çıktığı anlardan biri İkinci Grup’un önde gelen isimlerinden Ali Şükrü Bey’in suikasta kurban gitmesi oldu. Bu şaibeli olay Lozan görüşmelerinin tam ortasında yaşanmış ve ardından Nisan 1923’te erken seçim kararı alınmıştı. Böylece Birinci Meclis feshedilerek tarihe karışmış oldu.

Yeni kurulan İkinci Meclis’te ise muhalif isimlerin hiçbiri kendisine yer bulamadı. Artık Meclis’e yalnızca Halk Fırkası hâkimdi. Bu, muhalefetin tasfiyesi anlamına geliyordu. Türkiye’de 1946’ya kadar sürecek olan tek parti döneminin temelini atılmıştı. İlk Meclis’te 91 olan medrese kökenli vekil sayısı, bu uzun dönemde 42’ye düştü. Yani ulema kökenli vekiller Cumhuriyet’in ilk yıllarında büyük ölçüde Meclis’ten tasfiye edildi. Kalanlar ise hâkim söylemle uyum içerisindeydi.

Ulemanın parlamentoya katılımının serencamı

1876’da Osmanlı’da ilk Meclis tecrübesi başladığında ulemanın bu sürece gönüllü katıldığını görüyoruz. Âlimler Meclis’in yeniden açılması için mücadele eden İttihat ve Terakki saflarında da yer aldılar. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde, yeniden kurulan Meclis’e de katıldılar. Zamanla İttihatçıların değişen politikalarına muhalefet etseler de, medrese kökenli isimler siyasetten çekilmedi.

Mondros Mütarekesi sonrası karanlık günlerde, kongrelerden temsil heyetlerine, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinden Meclis’e kadar pek çok yapıda yine bu isimlerin aktif rol aldığını görüyoruz. Millî Mücadele boyunca İslami söylemin yükselmesi, 1908-1918 arasında etkisi azalan ulemaya yeniden itibar kazandırdı. Bu sayede Birinci Meclis’te ilmiye sınıfı güçlü bir şekilde temsil edildi.

Ancak bu parlak dönem uzun sürmedi. 1923 ortasından itibaren ibre tersine döndü. Ankara’da güç merkezileştikçe, dine ve dini temsil eden kişilere karşı mesafe de açılmaya başladı. Bu dönüşümün ilk göstergesi, Birinci Meclis’teki yüksek ulema oranının İkinci Meclis’te neredeyse yarıya inmesi oldu.

Siyasetin dışına tarihin kenarına

Birinci Gruba yakın olan vekiller dâhil, ulemanın siyasette uğradığı bu büyük tasfiyeyi çok daha köklü bir temizlik izledi: 3 Mart 1924’te medreseler kapatıldı, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti lağvedildi, şer’i mahkemeler tamamen ortadan kaldırıldı. Böylece dinin kamusal alandan soyutlanmasıyla eşzamanlı olarak ilmiye sınıfının hem siyasal hem de mesleki temsil alanı neredeyse tamamen yok edildi.

1924’ten sonra ulema, resmî kimliğiyle yalnızca Diyanet İşleri Başkanlığı içinde yer bulabildi. Ancak bu kurumun devlet içindeki etkisi sınırlıydı. Üstelik tek parti döneminde din adamları, resmî ideolojinin gözünde geçmişin irrasyonel ve hatta tehlikeli bir uzantısı olarak görülüyordu. Bu yüzden hareket alanları daraltıldı, yetkileri kısıtlandı. Ulema baskı altında ve bu dar çerçevede ayakta kalmaya çalıştı. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı üzerindeki geleneksel baskının kalıntılarını günümüzde dahi görmek mümkün. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu sancılı geçiş sürecinde ulema sınıfı, siyasetin hem aktörü hem de mağduru oldu. Birinci Meclis’te güçlü bir şekilde temsil edilen ilmiye mensupları Cumhuriyet ideolojisinin etkinliğiyle birlikte hızla siyaset sahnesinden uzaklaştırıldı. Bu dönüşüm yalnızca bir tasfiyeyi değil, aynı zamanda yeni rejimin din-siyaset ilişkisini nasıl yeniden tanımladığını da gözler önüne seriyordu.