Tarih boyunca Anadolu insanının yoldaşı ve tamamlayıcısı atları onlarca gravür, tuval resmi, rölyef ve heykel ile şahlandıran ressam Süleyman Saim Tekcan, sanat hayatında 60 yılı geride bıraktı. Çalışmalarında doğa, Anadolu ve Anadolu’da hüküm sürmüş Sümer, Hitit, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarından ilham alan Tekcan, kendine özgü stilizasyonu ile geçmişten bugüne taşıdığı figürlere yeni bir “kimlik” kazandırıyor. Bu figürlerin başında da “At’Nağme” projesinin de ana konusunu oluşturan “at” figürleri geliyor. Sanatçının hat sanatının kaligrafik düzeni ve estetiği ile birleştirdiği at figürlü çalışmaları günümüzde Tekcan’ın görsel bir imzasına dönüşüyor.
Süleyman Saim Tekcan’ın atlarla yaşadığı ve hâlâ sürmekte olan uzun koşusunun ihtişamlı bir senfonisi olan At’Nağme, geçtiğimiz günlerde Fatih Belediyesi’nin prestijli mekanlarından Kadırga Sanat Galerileri ve Yedikule Hisarı’nda sanatseverlerle buluştu. İstanbul’da 1988 yılında açtığı ilk kişisel sergisi, “Bizim Kültürümüzden”de ilk at figürlerini sanat dünyasının dikkatine sunan Tekcan, bu kez gravürlerinden oluşan ve özgün metni yazar Beşir Ayvazoğlu tarafından kaleme alınan ve “At’Nağme” adı verilen el yapımı kitabı ile sanatseverleri karşılıyor. Ait olduğu semtte Fatih’te iki ayrı mekanda şahlanan Tekcan’ın atlarına At’Nağme için özel olarak hazırlanan müzisyen Ayla Karacan’a ait bir de beste eşlik ediyor. Eser için “At’ın tınısı/armonisi” üzerine beste hazırlayan müzisyen Ayla Karacan ile At’a ithaf edilen senfoniyi konuştuk.
At’a ithaf edilen senfoni
Tophane-i Amire’deki “Döngüsel Seyir” ve Şerefiye Sarnıcı’ndaki “Atlar, Hatlar ve Süleymanname” sergilerinde de Süleyman Saim Tekcan ile birlikte çalıştıklarını anlatan Karacan, her iki projede de sergiyi izlemeye gelenler için bütünleyici bir boyut kazandırdıklarını söylüyor. “Yeni proje söz konusu olunca, Hocamız diğer projelerden dolayı yine böyle bir tema müziği çalışmasını bizden talep etti. Biz de kendisiyle diyalog içinde, büyük bir heyecanla çalışmalara başladık” diyen Karacan, öncelikle bu tür tema müziği çalışması yaparken, sanatçı ile düşünsel ve duygusal bir alış-veriş süreci geçirdiklerini anlatıyor. “Böylece temaya dair yaratım sürecinin ilk tohumları atılmış oluyor. Besteye dair duygu ortaya çıktıktan sonra işin kurgu kısmına geçiyoruz. O noktada, sanatçının proje ile ilişkisini çok iyi özümsemiş olmak gerekiyor. Bu açıdan Süleyman hocamla geçirdiğim uzun soluklu süreçlerin projeyi kavramak ve duyumsamak açısından bana büyük avantaj sağladığını düşünüyorum” diyor.
Tekcan’ı tanımak zihnimdeki tınıları netleştiriyor
At’Nağme, atlardan esinlenilen, onlara olan hayranlığın ortaya çıkardığı bir sanat eseri iken Karacan, bu eserden ilhamla bambaşka bir formda bir eser üretiyor. Tekcan ile yaptığı sohbetlerin, çoğu zaman atölyesinde geçirdikleri uzun vakitlerin; yaşamına dair beğenileri, tercihleri konusundaki tanıklıklıklarının projenin tüm yapı taşlarının kendisi için yakın ve tanıdık olmasına imkan sağlamış. Böylece müzikte ulaşmak istediği tınılar ve seslerin zihninde netleşerek gelişmeye başladığını anlatan Karacan, “Kurgu açısından enstrüman seçimlerimden eserin makamına kadar tüm kurgu sanatçının ve projenin doğası ile uyumlu olarak biçimleniyor. Tema çalışırken projenin ruhunu yakalamak çok önemli. Hocamla yaptığım çalışmalarda bu süreç benim için doğal bir akış içinde gelişiyor. Genellikle tüm üretim ve yaratım sürecine tanıklık ettiğim bir deneyimin sese dönüşmesi fazı işin benim üstüme düşen kısmını oluşturuyor” diyor. Ayrıca bu projede Tekcan’ın eserlerinin yanı sıra Beşir Ayvazoğlu’nun kaleme aldığı At’Nağme metninin de kendisi için önemli bir ilham kaynağı olduğunu sözlerine ekliyor.
Müzik algıya yeni bir boyut kazandırıyor
“Her projenin kendine ait kültürel bir genetiği olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla müziğin detaylarına da karar verirken buna uygun bir kurgu yapıyoruz” açıklamasını yapan Karacan, bu projede ana ilham kaynağının el yapımı At’Nağme kitabı olduğunu söylüyor. “Bu projenin kalbinde yer alan Osmanlı sanatı geleneğinden çıkışla hazırlanan sanat kitabı önümüzde durdukça, aynı gelenekten gelen müziğe dair nüanslar, melodiler, enstrümanlar ve makamlar akmaya başlıyor. Ben kitabın sayfalarını çevirirken ve Ayvazoğlu’nun kelimelerini okurken aynı anda kulağımda bendirler çalmaya başlıyor… peşinden tambur, ney, kopuz ile temayı oluşturan sesler kendini gösteriyor” diyor. Eserin ruhu yavaş yavaş can bulduğunda ise teknik donanımla biçim kazanıyor. Bestede kopuzdan tara, çellodan neye; tulum, kemençe, kanun, keman, tambur, lavta ve kavala gibi birçok enstrüman birlikte kullanılıyor. “Müzik; insanın algısına boyut kazandıran bir güce sahiptir. Bizim de amacımız; izleyicilerin hem görsel hem işitsel hem de ruhsal duyularına hitap edecek bütünlükte bir proje ortaya koyabilmek” ifadesinde bulunan Karacan, “Dolayısıyla bunu sağlamak için de elimizindeki araç enstrümanlar ve farklı tınıları. Tekcan’ı ve eserlerini yaşamak bana hangi durumda hangi enstrümanları kullanacağımı hissettiriyor ve hayata geçiriyor” diyor.
Besteyi dinlerken Anadolu’ya yolculuğa çıktık
Beste ilk olarak Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Millet Kütüphanesi’nde sergi mekanında dinleyiciyle buluşmuş. “Hocamın eserleri ile mekan adeta büyülü bir atmosfere bürünmüştü ve çok görkemliydi” diyen Karacan, müziğin mekanın içerisinde eserlerle birlikte izleyiciyi coğrafi bir geziye çıkardığını anlatıyor. Karacan, “İzleyiciler sergi mekanında müziğin de etkisiyle atlarla birlikte tüm Anadolu’yu gezdiklerini ifade ettiler. Aynı duygu ve hissiyati bizzat kendim yaşadım. Sanki benden çıkmış bir eser değil, o dönemin içerisinde yaşayan biri olarak tüm sergiyi izledim” diyor. Karacan, projeyi izleyecek olan herkesin deneyimini zenginleştirici bir katkı sağlamayı umduklarını da dile getiriyor.