Erdem Dönmez
Edebiyat, temelde söz estetiği olmasının yanı sıra topluma, siyasete, ekonomiye, ideolojilere ve kültüre dair pek çok meseleyi yansıtma işlevi de yüklenir. Modernleşmeyle bir proje olarak karşı karşıya gelen toplumlarda edebiyat, yaşanan değişimi yansıtan en temel kaynaklardan biri haline gelir. Esasında dilin estetize edilmesi temeline dayanan edebi ürünler, edebiyat dışı temsil değeri arttıkça araçsallaşabilir; böylelikle siyasal ve toplumsal etki, estetik değerin önüne geçebilir. Bu bağlamda Yeni Türk Edebiyatı olarak sınıflandırılan Tanzimat sonrası dönem, modernleşme sürecinde pek çok meseleyi tartışma ve bunlara çözüm üretme alanı olmuş; takribi 1950’lere kadar, olay ağırlıklı olmaları ve kullandıkları araçlarla topluma kısa yoldan ulaşabilmeleri hasebiyle özellikle roman ve tiyatro Türk modernleşmesinin kaynak metinleri olarak değerlendirilebilecek işlev üstlenmişlerdir. Dolayısıyla modern Türk edebiyatının gelişimindeki bu etkinin dönem tasniflerinde göz önünde bulundurulması kaçınılmazdır. Cumhuriyet öncesi dönemde Tanzimat, Millî Edebiyat türünden adlandırmaların sıklıkla kullanılmasına karşın Cumhuriyet sonrasının daha çok onlu yıllara göre sınıflanması, pek çok metnin ve eğilimin görmezden gelinmesine, süreçte edebiyatın yüklendiği farklı işlevlerin anlaşılmamasına yol açmaktadır.
Başlangıcından itibaren iç ve dış mücadelelerle iç içe ilerleyen bir süreç olarak Türk modernleşmesi, 1923’te rejim değişikliğine sahne olmuş, yeni devlet kurulduktan sonra asıl devrim, yeni rejimin onuncu yılına doğru zamana yayılmış bir süreç şeklinde varlığını hissettirmiştir. Bu bağlamda devrim mantığının neden olduğu şartlar çerçevesinde geleneksel yapıdan farklı olarak toplumu yeniden kurgulamak, yeni bir ulus yaratmak, vatandaşlar arasında muhayyel bağlarla kollektif bir bilinç inşa etmek maksadıyla edebiyata büyük bir sorumluluk yüklenir ve bir yandan yeni bir gelenek icat etmek diğer yandan idealize edilen yeni toplumun şartlarını belirlemek için edebi türler daha önce hiç olmadığı kadar araç konumunda algılanır. İşte, Türk edebiyatında 1930’lu yıllarda yeni rejimin kurucuları ekseninde gelişen bu dönemine Şerif Eskin, “İnkılâp Edebiyatı” adlandırmasını teklif etmektedir. “Türkiye’de Uluslaşma, Kültürel İnşa Seferberliği ve Edebiyat” alt başlıklı çalışmasında Eskin, Harf Devrimi’yle birlikte başlayan ve Cumhuriyet’in onuncu yılında bestelenen marşla birlikte doruk noktaya ulaşan İnkılâp Edebiyatı dönemleştirmesini çalışmasının birinci bölümünde yeni ulusa yeni edebiyat yaratma bağlamında değerlendirirken ikinci bölümde ilgili konuyu roman örnekleri üzerinden yorumlar. Son bölümde ise Onuncu Yıl yayınları üzerinden edebiyat ve iktidar ilişkisini geniş ölçüde değerlendirmeye tabi tutar.
BİR KANON OLARAK İNKILÂP EDEBİYATI
Edebiyatı ulusu tahayyül etmeyi mümkün kılan tarihsel-toplumsal fenomenlerden biri olarak gören Eskin’e göre özellikle Harf İnkılabı sonrası Tek Parti iktidarı döneminde ulusal kültür yaratma, toplumu her alanda denetim altında tutma maksadıyla pek çok aygıt seferber edilmiş; edebiyat da bu projenin bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Söz konusu 1930’lu yılların “Kemalist dönem” olarak adlandırılan iktidarının esas gayesinin Doğulu Müslüman kimlikten uzaklaşılıp Batılı Türk kimliğini öne sürmesi şeklinde değerlendirildiğinde, yeni bir kimlik, ulus ve kültür yaratmanın en önemli enstrümanlarından olan edebiyat, iktidarın Altı Ok’u çizgisinde yönünü tayin eder. Bu durum bir taraftan söz konusu amaca hizmet eden eserlerin sayısını önemli ölçüde artırırken diğer taraftan geçmiş dönemlerden gelen eserlerin oluşan bu kanon ekseninde farklı şekillerde yorumlanmasına yol açar. Söz gelimi tekke-tasavvuf edebiyatının kaynak metinlerini ortaya koyan Yunus Emre’nin daha çok öz Türkçenin en özgün eserlerini veren halkçı bir şaire indirgenmesi, tasavvuftan çok mistik yönünün kısmi ve seküler düzeyde anılmaya değer görülmesi, konjonktüre uygun bir gelenek icadı olarak öne çıkar. Folklorun özgün değerinden ziyade yaratılan yeni ulusun kültürel altyapısını kurgulamak maksadıyla araç konumuna dönüştürüldüğü bu yıllarda özellikle Osmanlı kimliğiyle bütünleşen Divan kültürüne karşı Halkçılık ilkesi çerçevesinde yeni bir söylem geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda çalışmada Divan edebiyatının müfredattan kaldırılmasına yönelik tartışmalara da geniş ölçüde yer verilmiştir.
İNKILÂBA ROMANLAR ÜZERİNDEN BAKIŞ
Roman türü, temelde birey merkezli gelişmesi gereken bir tür olsa da Türk edebiyatında genel çerçevede sosyal, siyasal ve kültürel sorunları çeşitli düzeylerde tartışan bir içerik yüklenir ve bu çerçevede bireyin baskılandığı söylenebilir. Türün 19. yüzyıldaki ilk örneklerinde karşılaşılan bu durum, İnkılâp Edebiyatı kapsamında kaleme alınan eserlerde de benzer işlevi sürdürür. Çalışmanın ikinci bölümünde değerlendirilen Yaban, Ankara, Roman, Yeşil Gece, Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye adlı romanlar, her ne kadar realist tekniğin önceki yüzyıla göre daha çok benimsendiği dönemin ürünleri olsalar da İnkılâp kanonunun öncü metinleri olarak işlev görür. Cumhuriyet’in din, gelenek, ekonomi, devlet ve halk ilişkisi bağlamında ideallerinin kurgulandığı söz konusu romanlarda ön plana çıkan olumlu ve olumsuz tipler, amaçlanan ülküler, din adamlarının dönüşümü ve İstanbul-Ankara üzerinden kurulan karşıtlık, aynı zamanda İnkılâp kanonunun esasları olarak değerlendirilir. Mezkûr eserlerden Ankara’nın üçüncü bölümünde iktisadi kalkınma ve kültürel dönüşüm bağlamında bir Cumhuriyet ütopyası kurgulanması, Yeşil Gece’nin Laiklik ilkesi çerçevesinde sipariş üzere kaleme alınması, kendi içinde çelişkiler barındırsa da Falih Rıfkı’nın Roman’ının İnkılâp kanonunun çarpıcı bir örneğini sunması, Vurun Kahpeye’de yeni toplumun geleneksel değerlerle çatışması, Ateşten Gömlek’in yazım sürecinde Halide Edip’in İsmet Paşa’ya romanla ilgili “emirlerinizi bekliyor” şeklinde bilgi vermesi, iktidar ve edebiyat arasındaki ilişkiyi örnekler.
Şerif Eskin’in birincil kaynakları esas alarak edebiyat tarihine bir dönemleştirme önerisi olarak sunduğu İnkılâp Edebiyatı, modern Türk edebiyatı okumalarına yeni imkânlar sunacak bir mahiyete sahip. Söz konusu kavramlaştırma üzerinden yapılacak dönem okumalarının da daha nice ayrıntıyı gün yüzüne çıkaracağı aşikâr.